Mini playlist

Klasik müzik CDleri (özellikle toplama olanlar) müzik marketlerde çoğu zaman promosyona maruz kalıp, beyaz sepetlerin içinde keşfedilmeyi, alıcılarını beklerler. Nitekim ilk klasik müzik cdlerim böyle bir durumdayken gözüme çarpmıştı. Yeni aldığım CD çalarlı müzik setime (diğerleri çok pahalı olduğu için) sırf CDm olsun diye normalde alınamayacak bir fiyata sepetten 2 tane CD almıştım; Mozart’ın 3 numaralı Mi Bemol Korno konçertosu ve Beethoven’ın 3. Senfonisi, diğer bir deyişle Eroica. Henüz o zamanlar güzelliğini keşfedemediğim bu CDleri, ders çalışırken, test çözerken dinlemeye çalışırdım ama çoğu zaman bu dakikalar, kısa süre sonra iç daralmasını takiben yerini radyoya bırakırdı.

Klasik müzik kendini bana sevdirene kadar, her dinlediğimde yağmurlu ve kasvetli pazar günlerini anımsatan ve içimi daraltan bir tür oldu. Dinleyenleri çok snob, zorla kendilerini elit hissettirmeye çalışanlar olarak görürdüm. Şu anki halimi göz önüne alınca ne kadar komikmişim o zamanlar diyorum :) Ne zaman ki, hafiften içine girdim, minicik onaltılık bir notanın esere nasıl değişiklik kattığını fark edebilir oldum, klasik eserlerden inanılmaz zevk almaya başladım. Her bir notanın nasıl özenilerek yerleştirildiği, o tüm enstrümanların bütünlüğü, sadece dikkatini verirsen fark edilebilecek nüanslar… Yüzyıllardır aynı eserler icra edilse de hiçbir eserin heyecanın bitmeyişinin nedenini belki de bu ufak ayrıntılar oluşturuyor. 
 
Ülkemizde malesef klasik müzik dinleyicisi çok küçük bir ivmeyle artıyor. Kimi hiç tanışmamış kimi de bu türe karşı benim ilk zamanlar hissettiğim kasveti hissediyor. Günümüzde zaten bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan sahnelerin, geliştirilmeyi bırakın kapatılması zaten ülkenin genel algısının nerede olduğunu gösteriyor. Gene de ufak çabalarla belki de her yıl kitle büyüyordur diye umuyorum. Bu şekilde avunmak çok üzücü ama örneğin, CSO’nun yılın önemli günlerinde yaptığı halk konserlerinde kitleyi ufacık bir yerden yakalayabilecek eserleri repertuarlarına almaları bence güzel bir şey. Malum, halkımız hafif el çırpmalı, omuz sallamalı ritmik parçaları sevdiği için çok ağır ve kasvetli eserlerden ziyade o anda odağı dağıtmayacak neşeli, eğlenceli eserlere görece daha fazla yer vermeleri klasik müzik algısını aşılayabilen bir şey. 
 
Konu müzikten açılmışken bu yazıyı da yazıp sonra coğrafyalar konumuza geri döneceğim. Klasik müziğe aşına olanların bu satırları naçizane bir müzik sohbeti olarak algılamalarını, hiç klasik müziği tatmamış olanların ise bu yazının sonunda belki bir ucundan zevki yakalayabilmesini umuyorum.
 
Dinlerken kana kana su içiyormuşum gibi hissettiğim 10 eseri burada paylaşmak istedim :) Altlarına da benim yorumlarını en beğendiğim linkleri ekledim. Klasik müzik görsellikten çok işitselliğe hitap ettiği için, videoları izlemeden, cd dinler gibi arka arkaya dinlemek nüansları çok daha iyi fark etmeye yardımcı olacaktır. 
 
 

1. Franz Schubert – String Quartet No 14 D minor (Death and the Maiden)

 
Birkaç sene önce Odtü şenliklerinde izlediğim Ariel Dorfman’ın Death and the Maiden adlı tiyatro oyununda duymuştum ilk defa bu eseri. Etkileyici vurguları, neredeyse hikayeyi kendisi anlatacak notalarıyla muhteşem bir yaylı ziyafeti olan bu cd arşivimde çok kısa süre sonra yer edinmiş oldu. Dört bölümden oluşan eserin hangi bölümünü en çok sevdiğime karar veremedim. En iyisi mi sıradan başlamak…
 
 
 
2. Jorge Cardoso – Milonga
 
Bu eserle BaroktanLatine vasıtasıyla tanıştım. Konserlerin vazgeçilmez gitar düetlerinden biri olan eser, ünlü gitar sanatçısı Cardoso’nun bestesi. Hüzünlü bir hissi barındırıyor ama saf bir su gibi tınlayan gitar telleriyle en iyi icrayı bestecinin kendisi yapıyor (bence).
 
 
 
3. Dimitri Shostakovich – Waltz no:2
 
Rus besteci Shostakovich’in dinlediğinizde muhtemelen tanıdık gelecek ünlü valsi, orti’mle konserlerde ve dinleti açılışında defalarca çaldığımız eser. Artık melodisini ezberlesem de her türlü düzenlemesini hala içim mutluluk dolarak dinliyorum. Hem güzel eser, hem de bana özlem dolu anılarımı hatırlatıyor.
 
 
 
4. Ulvi Cemal Erkin – Köçekçe
Türk Beşleri‘mizden biri olan Ulvi Cemal Erkin’in 1942 yılında orkestra için yaptığı bu bestesi benim en sevdiğim klasik müzik eseri. Türk ezgisi, havası, batı enstrümanlarına o kadar güzel yansımış ki, her nota sanki ülkenin bir taşı, toprağı. Bu eser, bu ülkede imkan olsa nasıl güzel şeyler çıkacağının bir göstergesi. Çok seviyorum.
 
 
 
5. Bach – Cello suite No:1 in G
 
Viyolonsel için yazılmış bu eser, barok dönemin en önemli bestecisi olan Bach’a ait. Pek çok başka enstrüman için transpoze edilip icra edilmiş olsa da bence en güzeli doğal hali, viyolonsel için olanı…
 
 
 
6. Tchaikovsky – Valse Sentimentale
 
Yer yer hüzünlü, duygusal, yer yer kırlarda hoplayıp zıplıyormuşsunuz gibi neşeli bir eser. Çeşitli enstrümanlar için çok farklı düzenlemeleri yapılmış şimdiye kadar, hepsi ayrı yakışmış. Bu eserde flüt-arp düet yapmak isterdim.
 
 
7. Antonin Dvorák – Humoresque no 7
 
Orijinali piyano için bestelenmiş olsa da yaylılara çok yakışan bir melodisi var. 
 
 
 
8. Giuseppe Verdi – La donna è mobile
Verdi‘nin Rigoletto operasından olan bu aryanın benim için farklı bir yeri var. Dedemin son zamanlarında en çok söylediği eserdi, o yüzden ne zaman dinlesem aklıma yemek sonrasında hepimiz masadayken gücü elverdiğince bizlere verdiği mini konser gelir.

 

9. Alessandro Marcello – Oboe Concerto in Re minor
Obua‘nın nefesliler arasında özel bir yeri vardır. Tanrının sesi olarak bilinir. E, bundandır ki tüm orkestra akordunu obuaya göre yapar :)
Konçertonun üç bölümü de birbirinden güzel ama benim en sevdiğim ikinci bölüm, Adagio. Sırf bu eser için bile obua çalmak isteyebilir insan..
 

 

10. Wolfgang Amadeus Mozart – Flute Concerto in Re majör
En sevdiğim flüt konçertosu.. Şöyle güzel bir orkestrayla en çok bu konçertoyu çalmak isterdim. 
 

Share This: