Şu an

“Hayatınızın en kuru alanını bulun. Bu alanı gizlice beslemeye başlayın. Gübreleyin, sulayın, elinizde varsa tohum da ekin. Bakalım neler olacak…”

Sabah okuduğum bir yazı sonucunda hayatımdaki en kuru alanı düşünüyorum sabahtan beri. Fonda La Traviata uvertürü, arkada bayram tatilinde dolan mail kutum ve yapılmayı bekleyen onlarca iş… Şu an o kadar buraya ait olmadığımı hissediyorum ki..

Flüt çalmak istemeye başladığım andan beri kendimi hep müziğin olduğu bir gelecekte hayal etmiştim. Çok seviyordum, müzik kalpten, içten gelen bir şey değil miydi? Eğer flütle küçükken tanışmış, yolum konservatura yönelmiş olsaydı (çünkü Türkiye’de konservatuar diploman yoksa yaptığın müzik sayılmaz) eminim şu an dünyanın başka bir ülkesinde çok iyi bir orkestrada çalıyor ya da solo olarak konserler veriyor olacaktım. Bundan adım kadar eminim.

Şu anda biraz evlilik, biraz bebekli hayat ama en çok da herkesin İstanbul’a gitmesi neticesinde sanırım hayatımın en kuruyan noktası müzik. Su verilmemiş, güneşte kalmış, kurumuş yaprakları koparılmamış, toprağı susuzluktan yol yol ayrılmış. Şimdi nasıl onu geri çiçekli, güzel kokulu haline getirebilirim bilemiyorum ama eski günleri düşündükçe içim cız ediyor, gözlerim doluyor. Eskiye dönük tek özlem duyduğum şey, kana kana klasik müzik dinleyip odamda tek başıma saatlerce flüt çalmak…

Bilemiyorum o günlerin bana yaşattığı mutluluğu tekrar yakalayabilecek miyim? Ya da nasıl yakalayacağım?

Bu da öyle mutsuz bir yazı olsun.

Share This: