Şu an

“Hayatınızın en kuru alanını bulun. Bu alanı gizlice beslemeye başlayın. Gübreleyin, sulayın, elinizde varsa tohum da ekin. Bakalım neler olacak…”

Sabah okuduğum bir yazı sonucunda hayatımdaki en kuru alanı düşünüyorum sabahtan beri. Fonda La Traviata uvertürü, arkada bayram tatilinde dolan mail kutum ve yapılmayı bekleyen onlarca iş… Şu an o kadar buraya ait olmadığımı hissediyorum ki..

Flüt çalmak istemeye başladığım andan beri kendimi hep müziğin olduğu bir gelecekte hayal etmiştim. Çok seviyordum, müzik kalpten, içten gelen bir şey değil miydi? Eğer flütle küçükken tanışmış, yolum konservatura yönelmiş olsaydı (çünkü Türkiye’de konservatuar diploman yoksa yaptığın müzik sayılmaz) eminim şu an dünyanın başka bir ülkesinde çok iyi bir orkestrada çalıyor ya da solo olarak konserler veriyor olacaktım. Bundan adım kadar eminim.

Şu anda biraz evlilik, biraz bebekli hayat ama en çok da herkesin İstanbul’a gitmesi neticesinde sanırım hayatımın en kuruyan noktası müzik. Su verilmemiş, güneşte kalmış, kurumuş yaprakları koparılmamış, toprağı susuzluktan yol yol ayrılmış. Şimdi nasıl onu geri çiçekli, güzel kokulu haline getirebilirim bilemiyorum ama eski günleri düşündükçe içim cız ediyor, gözlerim doluyor. Eskiye dönük tek özlem duyduğum şey, kana kana klasik müzik dinleyip odamda tek başıma saatlerce flüt çalmak…

Bilemiyorum o günlerin bana yaşattığı mutluluğu tekrar yakalayabilecek miyim? Ya da nasıl yakalayacağım?

Bu da öyle mutsuz bir yazı olsun.

Share This:

Hoşgeldin Ekin

Bebeğimiz Ekin, 03.01.2017 tarihinde sağlıklı ve hayalini kurduğum bir şekilde doğdu.

Neredeyse üç ayı doldurmak üzere olduğumuz şu günlerde bakıyorum da zaman nasıl da hızlı akmış. Hamileliğin o son dönemlerinde zaman bir türlü geçmezken şimdi ne zaman akşam oluyor, takip etmekte zorlanıyorum.

En çok duygusal gelgitler ve her şeye dolan gözlerimin beni zorladığı hamilelik döneminin ardından ilk doğuma göre oldukça kısa ve görece rahat bir şekilde Ekin’i kucağımıza aldık. Her hamilenin etraftan gelen “ne zaman doğum?”, “doğmadı mı hala?” sorularıyla bunaldığı son ay, benim de değişik geçmedi açıkçası. İnsanların aslında iyi niyetle, seni düşünerek destek olmaya çalışmaları sonucunda sordukları bu sorular bir noktadan sonra insanın bilinçaltında sanki doğumun gecikmiş olduğu hissini veriyor. Normal süreç 42 haftayı bulsa da insan 38. haftada “hadi artık” demeye başlıyor. Bundan sonra geçen her gün vücudunu daha da yakından dinlemeye ve doğumun başladığını gösteren işaretleri aramaya başlıyorsun.

30 Aralık’ta 40. hafta dolduğunda aslında her şey normal ve seyrinde gitmesine rağmen, sanki bir şeyler gecikiyormuş gibi hissetmeye başladım. Son iki haftaya girmiştik ve ne nişan gelmişti ne de ciddi bir sancı hissetmiştim. Doğum sürecini rahat geçirebilmek adına, doğal doğum eğitimi almıştım, bir sürü kitaplar okumuştum ama bir türlü kendimi rahatlatamıyordum. Annem artık hamileliğin bitmesini ister gibi bir his geldiğinde doğum yaklaşmıştır derdi. Bu hissi bayadır hissediyordum ama kendimi o kadar beklentiye sokmuştum ki belki o yüzden rahatlayamıyordum. 2 Ocak pazartesi günü 40+3 gün olmuştu, doktorumuzun muayenesi sonucunda ne bebeğin kalp atışlarında bir sıkıntı vardı ne de suyun miktarında. NST’de de ufak ve ritmik sancılar vardı, yani biraz daha beklememek için hiçbir engel yoktu fakat benim umutsuzlukla karışık gerginliğim devam ediyordu. Durumu fark eden doktorum doğal doğum terapisini tavsiye etti ve o gün öğleden sonra 1 saatlik bir nefes ve rahatlama çalışmasından sonra biraz rahatlayıp gözyaşları içinde bebeğime artık gelebileceğini, onu beklediğimizi söyledim. Hikayelerinde bebeğimle konuştum ve sabaha sancılarım geldi diye bahseden hamileleri okurken anlam veremez ve bir yerde saçma bir tesadüf olarak görürdüm. Fakat anlam veremediğim bu durum benim de başıma geldi. O gün bebeğimi içimden çağırıp ona hayalimdeki doğumu anlattıktan sonra sabah 4.30da suyum geldi. Asla unutamayacağım bir his ve inanılmaz heyecanlandığım bir andı. Aylardır nasıl olacağını bilmediğim doğum artık başlamıştı ve iki kişi çıktığımız bu eve minik bir bebekle birlikte üç kişi dönecektik. Hemen doktorumuzu aradım ve yavaş yavaş toparlanarak hastaneye geçtik. Suyum öyle çokmuş ki evden çıkmamız her şeyim hazır olmasına rağmen bir saati buldu ve hastaneye vardığımızda da suyun tamamen bitmesi neredeyse sabah 6yı buldu. Suyun tamamen bitmesiyle doğum sancılarım yavaş yavaş belirmeye ve şiddetlenerek düzene girmeye başladı. Saat sabahın erken bir saatiydi ve ileriki saatlerde enerji ve güce ihtiyacım olacağından odaya yerleştikten sonra kısa bir kahvaltı yaptım. Daha sonrasında sıcak duş ve ebemizin doğal yağlarıyla yaptığı masajla gevşemeye çalıştım. Açılma süresince dinlemek üzere hamileliğim boyunca hoşuma giden, yoga ya da yürüyüş yaparken dinlediğim şarkılardan oluşan bir liste yapmıştım. Ama sancı geldiğinde bırak şarkıyı bir fısıltı dahi duymak istemiyordum. Biraz pilates topunda oturdum ama bana okuduklarımın aksine yatar pozisyon daha rahat geldi. Sanırım tam olarak sancıya konsantre olup, düzgün bir rahatlama ile dalgayı atlatmaya odaklanmıştım dolayısıyla gücümün başka bir şeye harcanmasını istemiyordu bedenim. Sancıların biraz daha sıklaşıp yoğunlaşmasını bekliyorduk. Tecrübeli ebemiz bana bu gidişle sen öğlen 12de doğurursun demişti. Fakat bildiğim kadarıyla ilk doğumlar o kadar kısa sürmüyordu, kaldı ki o anda gelen sancılar öyle anlatıldığı kadar rahatsız edici değildi. Sancı geldiğinde gözlerimi kapatıp okuduğum nefes çalışmalarından yaptım ve dalgaları güzel karşılayarak açıklığı 6-7 cm’e çıkardım. Fakat açıklık kontrolünden sonra biraz rahatsızlık duymuş olmalıyım ki sancılarımın arası açılmaya başladı. Odada “sancı yavaşladı, daha sıklaşması lazım” diye konuşuldukça biraz motivasyonum düştü. Sonuçta suyum gelmişti ve bir şekilde 24 saat içerisinde doğum gerçekleşecekti. Bu kadar güzel gidiyorken zorunlu sezeryana dönüşmesinden çok korktum ve kendime inanarak duruma asıldım. Her sancı arasında tüm bedenimi gevşetmeye çalıştım, öyle ki 2 dakikalık aralarda uyudum, güç topladım ve sancı ritmi tekrar istenilen düzeye geldi. Artarak devam etti ve artık ıkınma hissi de gelince doğumun sonuna yaklaştığımı hissettim. Açıklığım tam değilmiş ki doğumhaneye inmeden önce biraz daha odada gevşemeye ve ıkınmayla birlikte sancıları karşılamaya devam ettim. Sonrasında doğumhaneye inme vakti geldi ve terliklerimi giyip yürüyerek bir alt kata indik. Tabi bu arada sancılar 1 dk aralıkla gelmeye devam ediyordu ve koridorda çömelerek karşılamaya devam ediyordum. Sanıyorum saat 11 gibi doğumhaneye girdik, biraz yorulmuş olmalıyım ki nedense ıkınma süreci sancı sürecinden daha uzunmuş gibi geldi. Biraz daha yoğun çaba ve destekle saat 11.50’de Ekin ten tene temas ile göğsüme geliverdi. Zar zor açılan gözleriyle etrafa bakmaya çalışan, ıslak saçlı, küçücük, tatlı bir şey.. Ben saatlerdir kasılan tüm kaslarımın bir anda rahatlamasıyla zangır zangır titrerken kucağımdaki minik, çipil çipil gözleriyle yeni ortamı tanımaya çalışıyordu. Göbek kordonunu kan akışı durduktan sonra sürecin en başından sonuna kadar yanımda bana destek veren babamız kesti. Böylece onun için de unutulmaz bir an oldu :) Doktorumuz iki tane minik dikiş atarken biz de ilk fotoğraflarımızı çekmeye çalışıyorduk. Sonunda bu uzun süreç bitmişti ve en önemlisi sağlıklı bir şekilde bebeğimizi kucağımıza almıştık.

Ekin’in genel kontrolleri yapılıp, ben de üzerimi değişince, gene yürüyerek kaldığımız odaya gittik. Kaslarım 6 saattir aktif olarak kasılmış olsa da doğumdan sonra o kadar dinlenmiş ve enerjik hissediyordum ki, hadi tamam çık deseler bebeğimi kucağıma alıp eve yürüyerek bile giderdim! :) Tam aylardır hayalini kurduğum gibi bir doğum olmuştu. Bebeğimin gelmek istediği zamanda, onun için en sağlıklı şekilde ve benim için her anını yaşayarak en doğalından bir doğum oldu. Bu güzel ve en özel günü keşkelerim olmadan ve hep yüzümde gülümsemeyle hatırlayacağım. İyi ki girdin hayatımıza Ekoş! :)

Share This:

Hoşgeldin 2016

Yeni iş, yeni yerler, yeni insanlar, yeni tecrübeler… ailemle birlikte huzurlu, mutlulu, sağlıklı bir 365 gündü.

Mutluluk doluydu, sabrımın ve çabamın karşılığını aldığım bir seneydi.

Umarım 2016 hem benim, ailemin; hem de ülkem için bu seneden kat be kat güzel olur.  :)

Adsız

 

 

 

Share This:

Yıl sonu değerlendirmesi ~ 2015

Yılın son ayına girerken kafam ne zamandır dönüp dolaşan sorularla, düşünceler ve planlarla dolu. Şöyle bir akıtmadan, bazı şeyleri kafamda netleştirmeden zihnimi temizleyemeceğimi hissediyorum.

2015, pek çok açıdan değişik bir sene oldu. Görece büyük değişiklikler, bazen eklentiler ve tahmin edilemeyen çıkarımlar getirdi. Genele baktığımda güzeldi, pek çok şey öğrendim, her sene olduğu gibi bu sene de dersler aldım ama ruhen gerçekten bir yaş daha büyüdüğümü hissediyorum.

En büyük değişiklik, yılın başında değiştirdiğim işim oldu. Çalıştığım alan aynı kalsa da sektör değiştirdim. Herkesin çalışmak istediği işte aradığı kriterler farklıdır. Tabi ki geçim için para kazandığımız yer; ama gününün %60’ını da iş yerinde geçirdiğimizi unutmamak lazım. Bu anlamda kişiyi manevi olarak da besleyen, geliştiren, çalışana değer ve huzur veren bir ortamın varlığı çok önemli – en azından benim için. Bu arayışla çıktığım yolda şanslıyım ki kısa sürede, aradıklarımı belli standartlar çerçevesinde çalışanına sunabilen bir şirkete geçiş yaptım. Geçmiş tecrübelerime teşekkür ederim, her ne kadar beni ruhen onlarca yaş yaşlandırsa da iş tecrübesi anlamında hayatıma kattıklarını azımsayamam. Fakat yalan da söyleyemem: Özlem duymuyorum; huzur ve sağlık benim için her şey ve herkesten önemli.

Tabi ki tüm bu gelişmeler olurken hayatımdan tahmin edemeyeceğim şekilde çıkanları da şaşkınlıkla izledim, anlam veremediğim ama sindirmek zorunda olduğum dersler öğrenmiş oldum. İnsanların nasıl para uğruna memnuniyetle köle olabildiklerini ya da temel değerlerini nasıl rahatça yok ettiklerini gözlerimle gördüm. İşin traji komiği, temel değerleri savunurken ortamda sivrildiğimi gördüm. Ne acı ki, toplumun standart değerleri o kadar yozlaşmış ve sapmış ki, “normal” tanımının içi boşaltılıp farklı şeylerle yeniden doldurulmuş. Artık insanlarla iletişirken zorluk çeker, aynı değerlerden bahsedemez oldum.

Kendimce standart bulduğum bu değerleri önemserken ve savunurken, bir sene içerisinde zamanında manevi yeri büyük insanları da hayatımdan çıkardım. Tüm bunları yaşarken, kendimi çok eleştirmeye çalıştım. Evet ilk başta insanları çok yargılarım, hemen kaynaşamam. Belli bir süre mesafeyle birlikte gözlem süresine ihtiyaç duyarım. Ama yeterli güveni hissettiğimde -Recep İvedik stilinde bir tasvir olacak ama- başta ördüğüm duvarı kaldırır, samimiyetimi hesapsızca paylaşırım. Ve bu noktadan sonra arkadaşlığın zedelenmesinin zor olacağını düşünürüm. Daha doğrusu; düşünürdüm diyelim.

Maalesef geçen yıllarla birlikte etraftaki dost, arkadaş sayısı da azalıyor. Belki herkesin kendi hayat koşuşturması, önceliği derken kopukluklar oluşuyor, bireyselleşmeler yer alıyor hayatlarımızda. Yozlaşan değerler, insanlık ilişkilerini temelden sarsmaya başlıyor artık. Biten arkadaşlıklar için sadece zamanında gösterdiğim iyi niyet ve vefa için üzülebilirim. Onun dışında çok da üzerinde durmamalı, ne yapalım; yeni tecrübeler, yeni projeler ile hayat devam ediyor…

Yeni tecrübe demişken, bu sene bol bol seyahat yaptım mesela. Yeni yerler görmeyi çok seviyorum. Hem yeni işim hem de kişisel seyahatlerim sayesinde bir sene içerisinde Dubai‘den Kilis‘e, Antalya‘dan Brüksel‘e önceden görmediğim bir sürü yer gördüm. Yeni mutfaklar tattım, bir sürü fotoğraf çektim, yeni kültürler keşfettim, bir sürü değişik sokakta yürüdüm. En kısa zamanda uygun bir zaman yaratıp hepsini buraya yazmak istiyorum.

2016 için bir sürü biriken projem, minik mutluluğum var kapıda beni bekleyen.

Mesela biricik orkidem yeniden çiçek vermeye hazırlanıyor. Her gün minik minik büyüyor, gene narin narin çiçek verecek; bembeyaz..

Amsterdam’dan aldığım lale tohumundan tam ümidi kesmişken, yeşil bir filiz gördüm bu hafta, bakalım o ne renk açacak!

Yeni yerler görecek miyim? Hiç yürümediğim sokaklarda, daha önce görmediğim insanlarla karşılaşacak mıyım?

Genel olarak düşününce 2015’i sevdim sanırım; değişik ve öğretici bir sene oldu. Bol seyahatli, yeni tecrübeli, sevdiklerimle birlikte bolca vakit geçirdiğim, artık hayatımın daha da “oturduğu” ve yaşımın daha özüne indiğimi hissettiğim bir sene oldu. Seneye 30 yaşına giriyorum ve kim bilir, belki çok değişik tecrübeler beni bekliyor… :)

Yeni yılın aileme, sevdiklerime ve tüm ülkeme sağlık, huzur ve mutluluk getirmesini diliyorum…

Share This: