Brüj İçin 5 Tavsiye

Kısa Brüj seyahatimizi ve bizde bıraktığı etkileri bu yazımda kısaca anlatmıştım. Günübirlik ya da kalmalı, nasıl olursa olsun, Brüj’e gittiğinizde yapılabileceklerin en özet ve zevkli 5 maddesi de şu şekilde sıralanabilir:

1. Kanal turu

Günübirlik de, kalmalı da gelseniz, şehrin içinden geçen kanalı boydan boya geçmek yapılabilecek en güzel şeylerden biri. Kişi başı 10 euroyu geçmeyen ücretiyle hem şehri ayrıntılarıyla keşfetmeden önce uzaktan izleyebilir hem de kaptanın anlatımıyla önemli binalar ve noktalar hakkında rehber bilgiler öğrenebilirsiniz. Yarım saatlik bu turda Brüj’ün otantik evlerini, sıcacık kafelerini, rastlayabilirseniz yerel insanlarını görebilirsiniz.

Brugge Canal Cruise

Brugge Canal Cruise

2. Brüj’ün maskotu Fidel

Şehrin en güzel ve en doğal sembollerinden birisi de Fidel. Şundan eminiz ki, Brüj’e gelip de Fidel’in fotoğrafını çekmeden giden yoktur. Aslında Fidel, In Brugge filminde de gözüküyor ama bizim gibi kendisinden bi haber şekilde izlerseniz çok sonradan farkına varabiliyorsunuz. Kendisi tam olarak şu noktada yer alıyor. Yastığına başını koyup kanaldan geçenleri izliyor, Brüj’ün güzel havasını kokluyor :)

Dünyanın en popüler köpeklerinden biri olan Fidel için sayısız internet makalesi ve fotoğrafı var. Kendisi de bu ilgiden memnun ve o kadar doygun ki sadece kendini sergilemek onun için yeterli gözüküyor.

Fidel :)

Fidel :)

IMG_3732

3. Bisiklet turu

Sanırım Brüj gezisinde en keyif aldığım şeylerden biri tüm gün şehri bisiklet ile dolaşmak oldu. Hem küçücük bir şehir olduğundan hem de trafikten eser olmadığından bir uçtan bir uca her yeri gezebilir, zevkli ve değişik bir gün geçirebilirsiniz. Hem de o kadar güzel, minik, seyirlik sokaklar var ki; bisikletiniz varsa hepsini tek gün içerisinde görme şansınız var.

Şehrin bir kaç yerinde bisiklet kiralayabileceğiniz yerler mevcut, biz otele yakınlığından dolayı istasyonun yanındaki bisiklet parkının altındaki yerden kiraladık. İsterseniz bir kaç saatlik, isterseniz tüm günlük kiralayabilirsiniz. Trafik olmasa bile hem yayalar hem de bisikletliler için ayrı bölümler oluşturulmuş. Zaten arabalar da bisikletlilere oldukça fazla saygılılar, Türkiye’den alışık olmadığımız kareler…

               IMG_3862 11222787_10153291926197675_2174768049615382442_n

4. Bira tadımı

Tabi ki yakınında bulunan Brüksel ve Amsterdam’dan mutfak anlamında etkilenmemesi mümkün olmadığından Brüj için de güzel biralar tadabileceğiniz bir yer desek herhalde yanlış olmaz.

Brüj’de şu anda çok eskiden beri aktif olan 2 tane bira fabrikası bulunmakta:  De Halve Maan and Fort Lapin. Tadım yapabileceğiniz bu fabrikalar size yeterli gelmezse, Bira Müzesi‘ni gezerek hem tarihi hem de çeşitleri hakkında daha fazla bilgi edinebilirsiniz. Bunların haricinde akşam yemeği yiyebileceğiniz yerlerde yerel biralarını tadabilirsiniz.

IMG_3789

5. Rozenhoedkaai noktasında fotoğraf çektirmek

Bu nokta, Brüj’de en çok fotoğraf çektirilen yerlerden birisi. Masaüstü temalarında, seyahat sitelerinde Brüj denilince mutlaka görebileceğiniz bu noktada, hem kanalları, hem kuğuları, hem de tarihi binaları aynı perspektife sığdırabilirsiniz.

IMG_3781

Ayrıca gitmişken In Brugge filminin çekildiği oteli de ziyaret etmeden olmaz..

IMG_3785

Relais Bourgondisch Cruyce Hotel

Eğer orta çağdan, yürümekten, doğadan ve çikolatadan (:)) hoşlanıyorsanız Brüj’de ne kadar kalırsanız keyifli vakit geçirmeniz garanti!

IMG_3665

Share This:

Masal şehir Brugge

Ekim ayındaki bir haftalık tatilimizi çok verimli ve güzel geçirdiğimizi düşünüyorum. Aslında plan yapma ve kaynak ayırma konusunda (euro sağolsun) oldukça zorlansak da sonunda gerçekten de yaşanmaya değer, çok güzel hatıralar biriktirdiğimiz bir hafta geçirdik.

Özellikle In Brugge filmini izledikten sonra Brüj’e karşı duyduğum merak ve her iki yerin de övgülerle anlatılması planlamadaki karar sürecimizi sona yaklaştırdı; ve önce Brüj sonra Amsterdam olacak şekilde seyahatimizi planladık ve hemen biletlerimizi alıverdik… :)

Dönüşte kolaylık yaşamak için tatilimizin ilk yarısını Brüj’e ayırdık. Amsterdam Schipol Havaalanı‘na indikten sonra tren ile Brüj’e geçmek için önceden internet üzerinden biletlerimizi aldık. Bu siteden kalkış ve varış duraklarını seçerek pek çok saat seçeneğine göre tren bileti bulabilirsiniz. Sitede açıkça yazıyor mu bilemiyorum (ya da ülkemizde tren ulaşımı o kadar gelişmemiş ki çok cahil kalmışız) ama seyahatinize uygun bileti alırken ufak bir nüansa dikkat etmek gerekli. Seçtiğiniz yolculuk için farklı saatlerde iki tip tren var: Thalys ve Intercity. Thalys biraz daha pahalı ama hızlı olduğundan seyahat süresi daha kısa. Tam tersine Intercity ise daha ucuz ama daha fazla aktarmalı ve biraz daha uzun seyahat süresine sahip. Fakat Intercity’nin en önemli özelliği gün içerisinde belirtilen rota dahilinde istediğiniz saatte o rotadaki istediğiniz treni kullanabiliyorsunuz. Yani herhangi bir durakta treni kaçırdığınızda bir sonraki trene binebiliyorsunuz, Thalys’de böyle bir durum söz konusu değil. Özellikle tren öncesinde uçağınız ya da sarkabilecek bir planınız varsa kesinlikle Intercity treni tercih etmekte fayda var. Uçağımızın 3 saat rötarla kalkışı ve 1 saatlik bagaj beklememiz sonucunda binmeyi planladığımız treni kaçırdık. Ama neyse ki biletlerimiz Intercity olduğundan yaklaşık 3 saat sonraki trene binip yolumuza koyulduk. Bu bilet ile şöyle bir rota izleniyor: Amsterdam Schipol – Rotterdam – Antwerp – Ghent – Brugge.  E tabi, durak ve tren değiştire değiştire Brüj’e ulaştığımızda artık istasyondaki tabloları ve telefon uygulamasını çözmeyi öğrenmiştik.. :)

Rotterdam Train Station

Rotterdam Tren İstasyonu

Brüj’de kaldığımız otel Ibis Budget Brugge Centrum Station, Brüj tren istasyonunun hemen yanındaydı. Brüj zaten küçük bir yer olduğu için merkeze mesafenin sorun oluşturmayacağını düşündük ve dönüşte kolaylık yaşamak açısından istasyona yakınlığından bu oteli tercih ettik. Odanın küçüklüğü ve tasarımı, kullanımdaki verimi oldukça düşürmüş ama bir iki günlük konaklama ve konumu açısından oyumu tercih edilebilir olarak kullanacağım.

Şehri keşfetmeye istasyonun kapısındaki bilgi merkezinden edineceğiniz bir turist haritası ile başlayabilirsiniz. Şehir küçük olduğu için kendi gezi rotanızı oluşturup, günübirlik bile olsa dolu dolu bir gezi yapabilirsiniz.

Kısaca bahsetmek gerekirse…

Brugge’ün anlamı, köprüler.

Köprülerden oluşan şehir II. Dünya Savaşı’ndan sonra en iyi korunan yerlerden biri. Bu anlamda UNESCO “Dünya Kültür Mirası Listesi“nde yer alıyor. Minik taş evleriyle, sakin ve düzgün sokakları, temiz havasıyla hem Avrupa hem Orta Çağ şehri diyebiliriz. İklim olarak biraz serin; örneğin biz ekim ayının başında gitmemize rağmen Kasım sonu tarzında bir havayla karşılaştık. Dolayısıyla hangi mevsimde giderseniz gidin mutlaka buranın bir kaç derece altında bir iklim için gerekli önlemi almakta fayda var.

Avrupa’nın tren sistemi sayesinde özellikle Belçika’dan Brüj’e günübirlik bir gezi çok kolay bir hale gelmiş. Bu yüzden turist yoğunluğu oldukça fazla. Kim yerel halk, kim turist bazen ayırt etmek zor oluyor. Bu yoğun ilgi yüzünden özellikle haftasonunda oldukça fazla turist ziyaretçi olduğunu söylemek gerek.

Kısaca gezi noktalarından bahsedecek olursak:

Brüj’de iki tane önemli meydan var:

1. Markt Meydanı

İsminden de biraz tahmin edileceği gibi ticari amaçlar için kullanılıyormuş. Meydanın ortasında Jan Breydel ve Pieter de Coninck‘in heykeli bulunmakta. Hemen arkasında açık havada oturup manzaranın tadını çıkarabileceğiniz kafe ve çeşitli mutfaklara ait restoranlar bulunuyor. Eğer biraz daha tarihi bilgi edinmek isterseniz meydanda Brüj’ün tarihinin çeşitli aktivitelerle anlatıldığı “Historium” müzesini gezebilirsiniz.

IMG_3673

Jan Breydel ve Pieter de Coninck heykeli

IMG_3821

Yaklaşık 1 hektarlık alanda, filmden hatırlayacağınız ünlü çan kulesi Belfort da bulunuyor.

Belfort 13.yy’da inşa edilmiş ve en önemli özelliği 47 tane farklı çan sesine sahip olması. Çan kulesi eskiden yaşayanları çeşitli olaylar hakkında ya da çalışma saatleri konusunda haberdar etmek için kullanılıyormuş. Sonradan saat mekanizması eklenerek, saati de bildirmesi amaçlanmış. Üç kattan ve toplam 366 spiral merdivenden oluşmakta. Yukarıya doğru çıkıldıkça daralan merdivenler bazen tek bir kişinin bile geçişine zor izin verdiğinden, hem izdiham oluşmaması için hem de binayı korumak amaçlı içeriye aynı anda sadece 70 kişiyi alıyorlar. Giriş ücreti ödendikten sonra içeriden çıkan kişiyle birlikte turnike içeri girişe izin veriyor, böylece içeride her daim 70 kişi sabit tutulmuş oluyor.

Evet merdivenler bir efsane, fakat en yukarı çıktığınızda tadacağınız soğuk ve eşsiz 360 derece manzara ile o kadar merdivene değdiğini düşüneceksiniz.

IMG_3672

Belfort

IMG_3690

En tepeye çıkarken içeriden meydanın görünüşü

2. Burg Meydanı

Bu meydan yönetim ve dini objeler için kullanılıyormuş. Belediye binası, nüfus müdürlüğü ve Kutsal Kan Kilisesi (Basilica of the Holy Blood) meydanın başlıca binaları.

Kutsal Kan Kilisesi’nin en popüler özelliğinin, içinde Hz. İsa’ya ait olduğuna inanılan ve cam bir fanusun içinde saklanan kanlı bir bezin sergilenmesi diyebiliriz. Söylenenlere göre bu bez 12.yy’da Kudüs’ten alınarak buraya getirilmiş ve fanus hiç açılmamış. Her yıl sadece bir gün, Mayıs ayının başında, o dönemin havası yaratılarak bu kutsal emanet tüm şehri gezdirilirmiş. Bu gelenekle ilgili UNESCO’nun vidyosunu izlemek isteyenler, buraya tıklamanız yeterli.

IMG_3837

Basilica of the Holy Blood

Dikkat, bu yan yana üç gösterişli binanın gotik mimarisi günün çeşitli saatlerinde sokak müzisyenlerinin enstrümanlarından çıkan notalarla sizi bir anda orta çağdaymışsınız gibi hissettirebilir.

Brüj’ün en güzel yanı, yavaş yavaş, doya doya kendini gezdirme özelliği sanırım. Anın, güzel manzaranın, hayatın tadını çok güzel ve genişçe çıkartabileceğiniz bir yer. Belki de bu hissi veren şehrin ta kendisi, çünkü yerel halkı da bir o kadar telaşsız, sakin ve düzenli. İşletilme amacına göre restoranların açılış saatleri değişiyor. Bizdeki gibi sabahın köründen akşamın geç saatine kadar her dükkanın açık olmasını beklemek yanlış olur. Kahvaltı yaptığınız ya da öğleden sonra kahvesiyle waffle mideye indirdiğiniz kafe aksam 18:00’de kapanıyor. Aynı şekilde öğle yemeğini şöyle kanala nazır bir restoranda yiyelim dediğinizde öğleden sonra 3’e kadar beklemeniz gerekiyor. Yani, kafeler, büfeler, hediyelikçiler ve genel dükkanlar sabah 10’da açılıp akşam 6da kapanıyor. Restoranlar ise öğleden sonra 3’te açılıp gece 10-10bucuk gibi kapanıyor. Bu anlamda aslında en doğrusunu Brüj esnafının yaptığını düşünüyorum. Bizim gibi sistemin kölesi olmaktansa hem daha kaliteli bir hizmet veriyor hem de kendi hayatından da çalmamış oluyor.

Yemeklerden konu açılmışken, waffle ve çikolatadan bahsetmeden olmaz. Açıkçası waffle konusunda biraz hayal kırıklığı yaşadığımı söylemeliyim. Biz Türkiye’de içine malzemeyi basıp neredeyse kumru yer gibi waffle yerken burada sade olarak tercih ediliyor. Waffle sipariş ettiğinizde sade geliyor ve istediğiniz her ekstra malzeme için (çilek, nutella, muz, sos vs) ek ücret ödemeniz gerekiyor.

Ama çok güzel değil mi...

Ama çok güzel değil mi…

IMG_3838

Ve gelelim çikolatalara… Minik minik dükkanlar, el yapımı çikolatalar, çeşit çeşit şekiller… Daha fazlasını isteyenlere Çikolata Müzesi‘ni tavsiye ediyorum.

IMG_3644

Brüj evleri şeklindeki kutularda ev yapımı Brüj çikolatası güzel bir hediye fikri olabilir. :)

IMG_3787

Akşam yemeği için de çok seçenek olduğunu söyleyebiliriz. Eğer daha basit ve ayakta geçiştirmek isterseniz Hollanda usulü patates alabilirsiniz. Çeşitli soslarla ya da doymayanlar için hamburgerle meydanda akşam manzarasına karşı karnınızı doyurabilirsiniz. Daha resmi bir akşam yemeği istiyorsanız, çeşitli mutfaklardan yemekler sunan pek çok restoran var. Özellikle kanalın yanında olanlar biraz daha tuzlu ve rezervasyona ihtiyaç duyuyorlar. Ama onların dışında da sokak aralarında minik ve çok hoş restoranlar keşfedebilirsiniz. Biz ilk akşam yemeğimizi Strijdershuis Brasserie‘de yedik ve gayet memnun kaldık. Loş ve güzel bir ortamı var. Menüsü çok geniş, bazı içeriklerini anlamakta zorluk çeksek de aç kalınamayacak bir yer.

Çikolata dükkanları kadar dikkat çekici bir başka detay da dantel dükkanlarının bolluğu. Önlükten kitap ayracına, yastık kılıfından kolye ucuna, anahtarlığa hiç bir detayda üşenilmeden yaratılmış bir sürü el emeği ürün var.

IMG_3671

IMG_3646

IMG_3666

Dantelin, nam-ı diğer rahibe işinin, bu şehrin bir sembolü haline gelmesinde Beguin rahibelerinin etkisi büyük. 12. yüzyılda Beguinage manastırı, Marguerite de Constantinople tarafından yaptırılmış. Burası savaşta eşlerini kaybeden kadınlar için bir sığınma eviymiş; birlikte toplu halde burada yaşamışlar. Geçimlerini dantel ve dokumacılıktan elde ediyorlarmış. Rivayete göre de bu kadın birlikteliği, ilk feminist hareketinin de körükleyicisi olmuş. Her ne kadar turistik bir yer olarak gezilebiliyor olsa da şu anda hala manastırda yaşayanlar mevcut. O yüzden fotoğraf çekerken ve gürültü seviyesinde saygılı ve özenli olunması bekleniyor.

IMG_3851 IMG_3853

Beguinage Manastırı’nın (Begijhof) hemen devamında Minnewater Parkı bulunuyor. Türkçesi; Aşk Gölü. Bembeyaz kuğuların süzüldüğü sessiz, sakin, romantik bir atmosfere sahip bu parkta isterseniz bisikletinizle gezin, isterseniz spor yapın, isterseniz piknik. Çok güzel fotoğraflar çekebileceğiniz, dinginlik arayanlar için doğru adres olacak bir park.

 IMG_3850

IMG_3848

IMG_3839

Brüj her ne kadar günübirlik bir durak olarak tercih edilse de birkaç gün konaklandığında günlük hayatın telaşından uzaklaştırıp başka bir evrende yaşıyormuş hissi verebilecek kadar büyüleyici. Floransa‘dan sonra en sevdiğim yerlerden biri oldu Brüj. Hem dokusu hem havası, hem mimarisiyle o kadar çok anlatılacak şey var ki, birazını da ikinci yazıma saklıyorum :)

Share This:

5 öneriyle Floransa’nın ‘tad’ını çıkarın

Floransa’da geçirdiğim günleri düşündükçe aklıma bu şehri nedenini bilmediğim şekilde çok sevdiğim, güzel yemekler, güzel mekanlar, huzur, mutluluk geliyor. Sayıyı beşe indirmek bu sefer gerçekten de çok zor oldu ama bu beş maddecik şehre kısa zaman ayırabilecekler için maksimumda verimli olacaktır diye düşünüyorum.

1. Akşam yemeğinde Floransa usulü biftek (bistecca fiorentina) deneyin


Floransa mutfağının ünlü yemeği olan Floransa usulü biftek bu şehre geldiğinizde kesinlikle tatmanız gereken bir lezzet. Yeni bir şehre gittiğimde gezip görmeyi, yerel lezzetleri tatmaktan daha çok merak ederim. Ama ne zaman ki bir lezzet çok meşhursa o zaman da denemeden geçmemek gerek.


Floransa usulü biftek, aslen
Chianina sığır etinden yapılır. Adını Toskana bölgesindeki Chiana vadisinden alan yaklaşık 2000 yıllık geçmişe sahip bu sığır türünün eti yumuşak ve yağsızdır. Yaklaşık iki parmak kalınlığındaki et, kömür ateşinde pişer ve sade yenilebildiği gibi yanında sote ıspanak, haşlanmış patates ya da fasulye ile de çok hoş bir lezzete sahip olabilir.


Bu kadar üne sahip olmasının altında yatan temel sebep tabi ki etin kalitesi ve pişirme püf noktalarıdır. Et, kömür ateşinde pişer, öncesinde asla tuzlanmaz ya da baharatlandırılmaz; sade olarak “az pişmiş” ya da “orta karar pişmiş” olarak hazırlanır. Eti “well done” sevenler için ya sonu mutlak lezzetle biten bir macera ya da keşkelerle hatırlanacak kaçmış bir lezzet olacaktır. Tercih sizin!


Bazı restoranlar kilo ile servis yapsa da çoğu yerde porsiyon olarak da sipariş verebilirsiniz. Masanıza gelirken tuz ve çok az taze öğütülmüş kara biber eklenip, birkaç damla da sızma zeytinyağı dökülerek son eklemeleri yapılır.

 
 

2. Güneşi Toskana’nın nefis şarapları eşliğinde batırın


Toskana bölgesi toprağıyla, taşıyla, güneşiyle o kadar verimli bir yer ki, şarabı, peyniri, ekmeği her şeyi katkısızca lezzetli. Ama en popüleri de tabi ki şarap.

Chianti şarabı, adını tahmin edileceği üzere Toskana‘nın merkez bölgesi Chianti’den alır. Sangiovese üzümlerinden yapılan bu şarap yıllanma süresi ve içerdiği alkol oranına göre sınıflandırılır. Herhangi bir restorana gittiğinizde bizimkilerin pet şişede su getirmesi gibi günün saati ne olursa olsun masanıza porselen, küçük bir sürahide ev yapımı şarap gelir. Ama tavsiyem bununla kalmayıp özellikle “wine bar” olarak tanımlanan yıllanmış, ünlü ve özellikli şarapların sunulduğu barlarda şarap tadımı yapmanız. Seçeceğiniz menüye göre size 3 veya 6 tane farklı şarap geliyor. Kimisi tatlı, kimisi kokulu, kimisi çok sert ve hepsi de Toskana’da yetişen üzümlerle üretilmiş. Her şarabı tatmadan önce eğitimli garson size o şarabın yıllanma süresi, yetiştirildiği yer, nasıl tadılacağı ve ayırt edici diğer özellikleri hakkında bilgi veriyor. Ve tabi ki yanında da enfes şarap mezeleri geliyor; Toskana’da üretilen peynir çeşitleri, ev yapımı reçelle karamelize edilmiş soğan, balla kavrulmuş ceviz…

Maalesef ülkemizde şarap çoğu zaman bira gibi ayakta ve hızlı içilen bir içki olarak tüketilmekte. Ama sanırım biraz daha fazla saygıyı hak ediyor. En azından bir sofrayı, bir kaç mezeyi ve yavaş yavaş, tadına varılarak içilmeyi hak ettiğini düşünüyorum. Biraz ayrıştırıcı şekilde tatmayı öğrendiğiniz ve kendi şarap seçimlerinizi oluşturabildiğiniz zaman bence dünyanın en keyif veren içkilerinden biri.

 

Biz bu aktivite için tam olarak Pitti Sarayı’nın karşısında bulunan bir wine bar’a oturmuştuk: Enoteca Pitti Gola e Cantina

Dostoevskij‘nin Budala (L’idiota) romanını bitirdiği binanın hemen yanında :) Şaraplar, sunum, servis, garsonların misafirperverliği çok hoş. Tavsiyedir.

 

 

 

3. Akşamüzeri pikniğinizi huzurun adresi Boboli Bahçeleri’nde yapın


Boboli Bahçeleri‘ni ne kadar anlatsam, sayfalar da yazsam bitiremem sanırım. Sayısız heykel, sanat eseri, tarih vs.. Ama sanırım karşılaştığım en güzel şey tüm karmaşadan uzak mutlak bir sessizlik ve huzur. Tavsiyem sandviçinizi, bardak termosta çay ya da şarabınızı alıp bu güzel ve kocaman bahçeyi gezdikten sonra günü yeşillerin ortasında minik bir piknikle sonlandırmak olacaktır. Eğer bir daha gitme fırsatım olursa sırt çantamı doldurup tüm bir günümü Boboli Bahçeleri’nde geçirmeye hazırım!

4. Günün en sakin zamanında Ponte Vecchio’nun tadını çıkarın


Şehrin sembollerinden olan bu eski köprünün güzelliği malum.. Her daim bir turist akını mevcut, kalabalık daimi sanki. En iyisi şöyle sakinleyen bir saatte köprü girişindeki Caffe Pontevecchio dondurmacısından enfes bir dondurma alıp köprüyü ağır ağır geçmek, belki ortada durup nehre vuran ışıklarla birlikte bir fotoğraf çektirmek…

 
 

5. Kızıl çatıları gören bir terasta keyif kahvesi için


Son öneri Doğukan’dan geliyor. Kendisinin en sevdiği anlardan biri olduğu için tavsiye edilmeye değer bulduğunu belirtti :)

Otelimizin (Hotel Pitti Palace al Ponte Vecchio) kahvaltı salonu en üst katta, terasta olduğu için her sabah şehrin güzel çatı manzarasına nazır bir şekilde kahvaltımızı yaptık. Kahvaltı dediğim tabi ki de Avrupa tarzında.. Bol kruvasanlı ve kahveli. Kahvaltı sonrası keyif kahvemizi de Duomo’nun kubbesine karşı içtik.

Muhtemelen kalacağınız otelin kahvaltı salonu da binanın en üst katında, terasında ya da en azından şehrin çatılarını görebilecek bir katta olacaktır. Eğer böyle bir imkan yoksa da erkenden kalkıp Michelangelo Meydanı’na (Piazza Michelangelo) gidip, kahvaltıyı şehre karşı yapabilirsiniz. Bu güzel manzaraya karşı bizim yerimize de bir bardak kahve içmeyi unutmayın!

 

Yazıyı bitirdikten sonra fark ettim ki ilk paragrafta kurduğum cümleden ne kadar da tezat bir şekilde ilerlemişim… Hem ben yemem, gezerim deyip hem de 5 maddenin hepsinde de yiyecek bir şeylerden bahsetmiş olmam değişik ve komik olmuş :) Ama sanıyorum ne yaparsanız yapın bu  şehrin “tadına” varırken fonda mutlaka bir yiyecek, içecek oluyor…

Share This:

Bir şehri keşif: Floransa

Floransa yüzey ölçümü küçük olduğu için yürüyerek gezilebilen bir şehir. Gitmek istediğiniz yere giderken ara sokaklarda da ufak detayları keşfedebilir dolu dolu bir gezi yapabilirsiniz. Çeşitli gezi bloglarından Floransa’daki gezilmesi gereken yerleri kolayca bulabilirsiniz ama benim tavsiyem haritadan bağımsız olarak ara sokaklarda kaybolmalı ve şehre özgü, gizlenmiş ayrıntıları keşfetmeli.


Ama tabi ki de gidip de görmeden gelmememiz gereken bir sürü yer var…


Piazza Del Duomo ve kathedral: Şehrin dini merkezi olarak bilinen bu bölge aslında seyahat rehberlerinde ve Google’da Floransa’yı betimleyen resimlere konu olan bölgedir. Ara sokaklardan ulaşacağınız bu koca meydanda devasa bir katedral ve uzun bir kule ile karşılaşırsınız. 150 mt uzunluğu ve 40 mt genişliğiyle dünyadaki en büyük 3. Katedral olan Santa Maria del Fiore, ismini şehrin eski isminden (flower-fiore) almıştır. İnşasına 1296 yılında dini ve sivil hayatı birleştirmek amacıyla başlanmıştır. Dış duvarlarında Toskana tarzı gotik tasarımları ve heykelleri görebilirsiniz. Kubbesi, Roma’da bulunan Pantheon’dan esinlenilerek yapılmıştır.

Katedralin bir parçası olarak yanı başında bulunan çan kulesi, Giotto tarafından 1334 yılında inşa edilmeye başlanmış, fakat ünlü mimarın 1337 senesinde vefatıyla öğrencileri tarafından 1359 yılında bitirilmiştir.

 

 

 

Battistero di San Giovanni: Katedralin tam karşısında bulunan sekizgen şeklindeki vaftizhane Medici ailesinden Dante’ye kadar pek çok ünlü katoliğin vaftiz edildiği yerdir. Lorenzo Ghiberti tarafından yapılan üç tane bronz kapısı bulunur. Hepsinin üzerinde rölyef heykeller bulunur. Fakat bir tanesi vardır ki üzerindeki betimlemelerin güzelliğiyle Michelangelo tarafından Cennet Kapısı olarak adlandırılmıştır. Bu kapının üzerinde İncil’de bahsedilen 10 tane olay betimlenmiştir. 

http://www.museumsinflorence.com/musei/Baptistery_of_florence.html adresinden bu betimlemeleri ve anlamlarını inceleyebilirsiniz. Ayrıca kapının üzerinde Ghiberti’nin kendisini de minik heykeller olarak görmeniz mümkün.

   

 

 

 
 

 

Palazzo Vecchio: Arnolfo di Cambio‘nun tasarladığı “Eski Saray” anlamına gelen Palazzo Vecchio, şehrin en eski ve en görkemli binalarından bir tanesi.  Signora Meydanı‘ndaki (Piazza Signora) bu saray, 1872’den beri belediye sarayı olarak kullanılmaktadır. Şu anda müze olarak gezebilen sarayın iç dekorasyonu Medici ve ailesinin ikametgahıyla birlikte 1540 yıllarında o dönemin ünlü sanatçıların birbirinden başarılı ve ünlü eserleriyle süslenmiştir. 

 

 

Sarayın kapısında Hercules ve Cacus heykellerini, yan tarafındaki kubbeli bölmede de Medusa kafasını taşıyan Perseus heykeli, David, Loggia Dei Lanzi ve Sabin kadınlarının kaçırılmasını betimleyen Giambologna’nın eserinin kopyasını görebilirsiniz.

Sarayın bir bölümü olan 95 metre uzunluğundaki Arnolfo’nun Kulesi ise (Torre di Arnolfo) Floransa’da orta çağdan kalan en etkileyici ve en uzun kulelerden biridir. 416 tane basamağı tırmanmaya hazırsanız en tepede sizi Floransa’nın eşsiz manzarası beliyor olacaktır. 

 

 

IMG_1572

 

IMG_1566

 

Galleria dell’Accademia ve Uffizi: Sanırım günümüzde bu müzeyi herkes ünlü David heykeli ile hatırlıyordur. 1873’ten beri Michelangelo‘nun bu ünlü eserinin orijinaline ev sahipliği yapan müze, Signora Meydanı‘nda yer alır. Sadece David heykeliyle kalmayıp içerisinde sayısız ünlü sanatçının ünlü eserlerini görebilirsiniz.

 

“Uffizi”, İtalyanca’da “ofisler” anlamına gelir. Bundan da anlaşılacağı gibi inşası 1581 yılında biten binanın kullanım şekli Floransa sulh yargıçlarının çalışma ofisi olarak belirlenmiştir. Günümüzde ise pek çok sanat eserini görebileceğiniz bir müze olarak hizmet vermektedir.

 

Floransa’nın en çok ziyaret edilen bu müzelerine giriş için tavsiyem, önceden internet üzerinden giriş biletlerinizi almanız. Aksi takdirde sabahın erken saatinde gitseniz dahi uzun bir kuyrukla karşılaşabilirsiniz. Biletleri internetten alabileceğiniz çok fazla site var. Bazılarında yanına ilave edilmiş rehberli turlar da var. Eğer şehrin müze atmosferi yetmez, mutlaka ince ince gezeceğim derseniz kesinlikle biraz araştırma yapıp, bol zaman ayırıp bir rehber eşliğinde gezmenizi tavsiye ederim.


Müzeler konusunda laf açılmışken çoğu müzenin Pazartesi günleri kapalı, onun yerine Pazar günleri açık olduğunu söylemem gerek. O yüzden gezi rotalarını planlarken mutlaka önceden bilgi edinmek gerekir, aksi takdirde pazartesi gününü müzelere ayırdıysanız kapalı kapılarla karşılamaya hazır olun…


Ücretler konusunda da, bu şehirde de diğer turistik yerlerde olduğu gibi tek kart alıp (Floransa card) şehrin büyük bölümünde geçiş üstünlüğüne sahip olup, rezervasyonsuz şekilde giriş yapabilirsiniz. Biz gezilerimizi daha günü birlik planlamak istediğimiz için bu kartı almak yerine girişleri önceden rezervasyonla ya da direkt kapıdan gerçekleştirdik.


Ponte Vecchio: Şehrin en ünlü simgelerinden biridir. İtalyanca’da “ponte” köprü; “vecchio” da eski anlamına gelir. 14. yy’da yapılmış Ponte Vecchio, şehrin ortasından geçen Arno nehri üzerindeki altı köprüden en eski olanıdır; ve belki de bu özelliğiyle ismine en uygun. II.Dünya Savaşı’ndan ve 1966 yılındaki selden kurtulmuştur. Bir ucunda Uffici, diğer ucunda da Medici Sarayı bulunur. İlk yapıldığında köprü üzerinde manavlar ve kasaplar varken daha sonra bu dükkanlar kuyumcuya dönüşmüştür.

Köprü üzerinde devam ettiğinizde tam ortada Floransalı ünlü kuyumcu ve heykel ustası Benvenuto Cellini’nin büstünü görebilirsiniz. Tam bu noktada muhteşem fotoğraf kareleri yakalayabilir, Arno Nehri’nin güzelliğini uzun uzun seyredebilirsiniz. Bu köprü, Google’a Floransa yazdığınızda en çok gördüğünüz resimlerden bir diğeridir. Nehri arkaya alıp mutlaka bir fotoğraf çektirmek gerekir!

Bu köprüye gelmişken Vasari Koridoru’nu da görmeden geçemeyiz. Manelli ailesi Medici’nin (O zamanın dükü) geçişine izin vermeyince bu koridor, Vecchio ve Pitti saraylarını birbirine bağlaması amacıyla Giorgio Vasari tarafından yapılmıştır. Bu ünlü koridoru dışarıdan görmek mümkün, şayet içeriden görmek isterseniz biletinizi önceden almanız gerekmektedir.

 

 

 

Piazzale Michelangelo: Muhteşem Floransa manzarasıyla ünlü bu meydan, şehri ziyaret edenlerin olmaz olmaz duraklarından. 1869 yılında mimar Giuseppe Poggi tarafından tasarlanmış ve Michelangelo’ya adanmıştır. Şehrin tüm köprülerini ve ünlü noktalarını görebileceğiniz bu meydana yürüyerek ya da otobüsle ulaşabilirsiniz. Panoramik fotoğraf meraklıları için en önemli durak!


Palazzo Pitti: Floransa’da gezilecek yerlerin arasındaki en önemli duraklardan biri olan saray 15. yüzyılda inşa edilmeye başlanmış ve 1550 yılında Dük Medici’nin eşi Eleonora da Toledo tarafından satın alınmıştır. Daha sonrasında da ailenin ikamet ettiği saray haline gelmiştir. Sarayın sol tarafında Dük, sağ tarafında da varisleri kalırmış. İkame edileceğinden dolayı saraya, bugünkü haline gelene kadar çeşitli mimarlar tarafından eklemeler ve düzeltmeler yapılmıştır.

 

Sarayın bünyesinde bir çok müze bulunmaktadır, Porselen MüzesiGümüş Müzesi, dönemi yansıtan Kostüm, Sanat ve Dekorasyon müzeleri. Bu müzeleri gezerek o dönemi ve yaşantıları daha yakından tanıyabilirsiniz.

 

Sarayın avlusunda Herkül heykeli ve Pietro Tacca tarafından yapılan çeşme bulunmaktadır. Sarayın giriş kapısının tam karşısından da sarayın arka tarafındaki büyük Boboli Bahçeleri‘ne açılan kapı bulunmaktadır.

 

 

 

Il Giardino di Boboli: Pitti Sarayı’ndan sonra mutlaka gezmeniz gereken bir durak olarak Boboli Bahçeleri… Sarayın avlusundan bahçeye açılan kapı sanki sizi başka bir boyuta taşır. Bir anda sessizliğin, huzurun, yeşilin ve Rönesans döneminin ortasında buluverirsiniz kendinizi. Bu kapıdan girince sizi ilk olarak amfi tiyatro karşılar. 16. ve 17.yy heykelleriyle bir açık hava müzesi gibidir. Aynı eksen boyunca Neptün Çeşmesi (Fountain of the Fork), Stoldo Lorenzi tarafından yapılan Neptün Heykeli’ni  ve devam ettiğinizde Toskana’nın bereketini simgeleyen Plenty heykelini (Abbondanza) görebilirsiniz.

 

 

 

 

Yol boyunca sayısız heykel, tarihi eser ve sanatsal çalışma görebileceğiniz bu devasa bahçede saatlerin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız bile. Hafif yokuşlu patikalardan yürürken heykeller arasında fotoğraf çektirmeyi, ara sıra banklarda dinlenip huzuru ve sessizliği dinlemeyi, Okyanus Çeşmesi (Vasca dell’isola)’ndeki limon çiçeklerini seyretmeyi sakın pas geçmeyin.

 

 

 

 


Ayrıca Dan Brown’un Cehennem (Inferno) adlı kitabında geçen pek çok heykeli bu bahçelerde ziyaret edebilirsiniz. 

 

Mercato Centrale: Floransa’da, uğrayıp bölgenin taze ürünlerini görüp tadabileceğiniz bir sürü günlük açılan pazar bulunmakta. Toskana Bölgesi çok verimli, çok üretken bir bölge olduğu için sayısız taze ve leziz yiyecekle karşılaşabilirsiniz. Mercato Centrale (Merkez Pazar), Ariento Caddesi’nde San Lorenzo pazarının içerisinde bulunmaktadır. Sabah 7’den öğlen 2’ye kadar açık olup, Pazar günleri ve tatillerde kapalıdır.

 

Fiesole: Floransa’yı gezdikten sonra mutlaka 1 günü de hem güzel manzaralı hem de hala tarihin izlerini taşıyan Fiesole’ye ayırmak gerekir. San Marco meydanından binilebilecek 7 numaralı otobüs sizi Toskana’yı daha da yakından tanıyabileceğiniz bu küçük şehre ulaştıracaktır. En önemli tarihi yapısı, geçmişi 11. yüzyıla dayanan San Romolo Katedralidir. Hemen yanında Roma tiyatrosunu görebilirsiniz. Yaklaşık üç bin kişi kapasiteli bu tiyatronun geçmişi de İ.Ö. 100 lere dayanmaktadır.

Geldiğinize değecek bir başka durak da San Franceso kilisesidir. Dik yokuşu takip ederek ulaştığınız kiliseden Floransa’nın en güzel manzarasını görebilir ve eğer fotoğraf meraklısıysanız en güzel kareler için seve seve saatlerinizi harcayabilirsiniz. Dönüş yolunda gene otobüsle merkeze dönebilir ya da yürüyerek dönmeyi tercih ederseniz hem güzel yeşil manzaraların görselliğinin tadına varıp, hem de Toskana’yı yaşayarak keşfedebilirsiniz. 

 

Bu tarih kokan şehirde yukarıdaki kısaca bahsettiğim duraklardan çok çok daha fazlasını bulabilirsiniz. Geniş ve bol vaktiniz varsa aşağıdaki rotalarda uzun uzun gezerek ve bilakis sokaklarda kaybolarak, bol bol tarih kokan Floransa’nın tadını çıkarmanızı tavsiye ederim. Bir kaç rota tavsiyesi olarak:


I. Vaftizhane – Duomo – Medici Palace – Medici Şapelleri

II. Palazzo Vecchio – Uffizi – Science Museum

III. Santa Maria Novella – Ponte Vecchio – Pitti Palace – Boboli Bahçeleri

IV. Michelangelo Meydanı – Forte di Belvedere

V. Floransa – Fiesole


Her adımda sizi başka bir boyuttaymışsınız gibi hissettiren, huzur veren bu şehri umarım bir kez daha ziyaret edebilirim…

Share This: