Hızlı bir Singapur turu için 5 kısa öneri

Üzerinden bir kısım zaman geçtikten sonra gittiğim ülke hakkında yazı yazmaya kalkışınca ister istemez fotoğraflarla, biriktirdiğim şeylerle anılarımı geri getirmeye çalışıyorum. E durum böyle olunca da eğer güzel vakit geçirdiğim bir ülkeyse bir anda içime özlem doluyor, kıpır kıpır oluyorum. Singapur da öyle bir yer benim için…

Ufacık da olsa Singapur’da gezindikten sonra bu güzel ülke için hazırladığım yazıları gene 5 maddelik öneri listemle tamamlamak istiyorum. Genel izlenimlerimi burada bulabilirsiniz. Ben çok da uzun olmayan, hatta görece kısa süren Singapur seyahatimde çok verimli vakit geçirmiştim ve eğlenceli, bol kültürlü ve değişik şeyleri deneyimlediğim anılarla dönmüştüm.. Öncesinde yaptığım araştırma ve kısacık gezimde edindiğim anılar sayesinde Singapur’u tanımak için yapılabilecek, hatta belki de bir güne bile sığdırılabilecek kadar temel bir beşli sunuyorum.

1.  Denemeden dönmek yok: Chilli Crab ve Singapur Sling

Tamam, bir Merlion herkeli değil ama internette araştırma yaparkan bu ikili o kadar çok karşıma çıktı ki, denemeden gelseydim pişman olurdum.

Brandy, gin, baharatlı likör ve meyve sularından oluşan bu pembe kokteyl 1936 yılında ilk olarak Raffles Hotel‘de barmen Ngiam Tong Boon tarafından hazırlanmış. O anda bir müşterinin istediği bu kokteyli bir kağıda hızlıca karalaması ve Ngiam Tong Boon’un da tüm tariflerini sakladığı tarifler defterine not etmemesi nedeniyle kokteylin tam anlamıyla tarifi günümüze kayıtlı olarak gelememiş. O dönemde çalışan barmenlerden kalan notlar ve sözel olarak aktarılanlar neticesinde tam anlamıyla yaratıldığı andaki Sling’i maalesef bulmamız biraz zormuş. Öyle ki, artık ilk yapıldığı yer olan Raffles Hotel’de bile tam olarak hazırlanamıyormuş. Olsun, sonuçta bir gurme değiliz, tadını çıkarmaya bakalım.. :)

Bu yüzden ben de dedim ki Singapur Sling’i iki farklı restoranda deneyip tatların ortalamasını alayım. :) Güzelmiş, hoşmuş, beğendik. Biraz keskin bir tat sevenler için çok çekici değil, ama en nihayetinde Clarke Quay‘de şöyle nehre doğru püfür püfür (klimanın altında tabi ki :)) bir sling patlatmak fikri kulağa her zaman güzel geliyor! Rengi itibariyle başta kadınları hedeflemiş bir kokteyl olsa da tadıyla günümüzde herkese hitap ediyor.

Singapur sling

Gelelim şehrin neredeyse bir diğer ikonundan biri olan baharatlı yengece…

Maalesef bu tat da, zamanla Singapur Sling gibi ufak da olsa değişime uğramış. Temel tarifine göre; kızartılmış yengecin üzerine tatlı, ekşi, acı domates sos dökülmesiye hazırlanıyor. Sosunun içine konulan ilave malzemeler ve kızartma şekline göre restorandan restorana farklılık gösterebiliyor. Acı eşiğinize göre az, orta veya çok acı olarak da hazırlatabilirsiniz. Ben riske girmeyip orta istemiştim ama beklediğimin altında bir acıyla karşılaştım diyebilirim. Ama genelini düşündüğümde memnun kaldım. Sonuçta yengecin her türünü severiz :)

Bol zamanım olmadığı için açıkçası en güzel yengeç nerede yenir, aman oraya mutlaka gideyim gibi bir çabam olamadı maalesef. Daha ziyade Çin Mahallesi‘ni gezerken, akşam yemeği için (duvardaki yazıya göre) tripadvisor’da bahsedilmiş bir restorana rastladık. – İsmini maalesef hatırlayamıyorum, fotoğrafını da çekmemişim saf gibi ama zaman içerisinde bir şekilde bir yerden yakalar da ismini bulabilirsem mutlaka yazıya ekleme yapacağım. – Madem öyle şu meşhur yengeci burada tadalım dedik, bir de yanına Singapur Sling söyledik; masayı yerel tadlarla donattılar, tadından yenmez bir tecrübe oldu. :)

Lotus ve kalamar :)

Lotus ve kalamar :)

spaghetti ve chilli crab

Spaghetti ve Chilli crab

Fark ettim ki Uzakdoğu’ya gittiğinde Türk insanı iki farklı eğilim gösteriyor; yemeklerin farklılığı karşısında korkup harıl harıl türk, özbek, yunan restorantları arayanlar ya da o kadar yol gelmişken değişik tecrübeler edinmek, tadlar tatmak için bilimum egzotik restoran arayışında olanlar. Evet, yemeklerin yapılışı ve bazen kullandıkları malzemelerdeki yağlar yüzünden değişik ve belki sizi iten bir kokuyla karşılabiliyorsunuz ama benim tavsiyem ne olursa olsun mutlaka temiz bir restoran bulup yerel yiyecekleri denemek gerektiği. Yoksa örneğin, Ankara’da lotus kökünü nerede yiyebilir ya da taze toplanmış ve sıkılmış tropik meyve suyunu nerede içebiliriz?..

2. Hem serin, hem kültürel bir gezinti: River Cruise

Singapur’u baştan sona tanımak ve görmek için harika bir fırsat. Hem nehrin üzerinde püfür püfür etrafı seyredip hem de o anda gördüğünüz yerler hakkında bilgi almak istemez miydiniz? River Cruise‘un en beğendiğim özelliği işte tam da buydu. Turistler için hazırlanmış bir rehber kaydı var, siz o anda hangi noktadan geçiyorsanız oradaki bölgenin, heykelin, köprünün, anlatılacak bir hikayesi olan her ne varsa size çok eğlenceli ve bilgilendirci bir şekilde anlatıyor. Böylece aman elimdeki kitaçıktan okuyayım, dur şuranın adı neydi bir bakayım diye kasılmadan hem görüyor hem dinliyor hem de hiçbir şey kaçırmamış oluyorsunuz. Ben gündüz bindiğim için hem gidebildiğim hem gidemediğim, tüm önemli noktaları nehirde gezerek eksik bilgilerimi tamamlamış oldum, ama eminim ışıkların ve gece hayatının oluşturacağı manzara için bir de gece gezintisini tecrübe etmekte fayda var. :)

IMG_2505       IMG_2522

3. Beş çayınızı Singapur Flyer’da okyanusa manzarasına karşı için!

İngiltere’deki meşhur London Eye‘a kardeş olan Singapur Flyer için dünyanın en yüksek kapsüllü gözlem yerlerinden biri diyebiliriz. Yaklaşık 30 dk süren yolculukta, kapalı bir kapsül içerisinde Singapur’u, okyanusu, limanı, ünlü Marina Bay’i gökyüzünden görmüş oluyorsunuz. İşin güzel tarafı London Eye kadar kalabalık olmaması :) London Eye için epeyce süre sırada beklediğimi hatırlıyorum ama Singapur Flyer’da çok çok özel bir durum oluşmadığı sürece böyle bir şey söz konusu değil. Maalesef her yerde küçük bir İngilteremsi durumlar söz konusu olduğu için buna sebep London Eye’dan sonra pek de ilginç gelmeyecek olmasıdır, kim bilir…

İşin güzel tarafı, Flyer’ı sadece normal turist gibi diğer insanlarla kapsülün içinde Singapur’u izlemek dışında özel organizasyonlar için de tercih edebilirsiniz. Örneğin arkadaşlarınızla akşamüstü çayınızı sadece size özel kapsülün içinde içebilirsiniz, ya da sevgilinizle romantik bir akşam yemeğini gece manzarasına karşı yiyebilirsiniz; hatta belki evlenme teklifi edecekseniz de bu romantik kapsülü seçenekleriniz arasına koyabilirsiniz (evet garantili!). Normaldan biraz daha fazla ücret ödeyerek ve en az 1 gün önceden rezervasyon yaptırarak değişik ve zevkli bir anı oluşturabilirsiniz. Seçenekleri ve koşulları resmi internet adresinden inceleyebilirsiniz: http://www.singaporeflyer.com

IMG_2474

Singapur Flyer kapsülü

IMG_2466

Bu da Singapur’un TOKİ’si.. :)

IMG_2468

4. Marina Bay mutlaka görülmeli

Bataklıkların kurutulup denizin doldurulmasıyla oluşturulan ve günümüzde ülkenin en popüler noktası olan Marina Bay’de ünlü “merlion” heykelini, dünyanın en pahalı otellerinden biri olan Marina Bay Sands‘i, uzaktan da olsa Singapur Flyer’ı, deniz üzerine inşa edilmiş spor ve konser sahası Floating Stadium‘u görebilirsiniz. Sonra da belki akşam yemeği için her türlü dünya mutfağını sunan sayısız restoranın bulunduğu Clarke Quay’ye geçebilirsiniz.

IMG_2527

5. Ulusal Botanik ve Orkide Bahçelerinde doğanın belki de hiç görmediğiniz bitkileriyle tanışabilirisiniz

Singapur’un olmazsa olmazı botanik bahçeleri.. Sıcak ve nemli iklimiyle, özenle korunmuş ve çoğaltılmış binlerce çeşit bitkisiyle gerçekten büyüleyici ve başka bir yerde yaşanamayacak kadar güzel bir tecrübe. Mutlaka ama mutlaka ziyaret edilmeli. Benim ulusal botanik bahçesi ve favorim orkide bahçesini gezerken yaptığım gözlemlerime buradan erişebilirsiniz.

IMG_2379

Share This:

Singapur Botanik Bahçesi

Yaptığım uzak doğu seyahatlerinin arasında Singapur’un bende ayrı bir yeri var. Güzel bitki örtüsüyle ve en sevdiğim çiçek olan orkidelerin merkezi olmasıyla unutamayacağım bir seyahatti. İlk yazımda genel hatlarıyla ilk izlenimlerimden bahsetmiştim. Singapur’un güzel botanik bahçesi için ayrı bir yazı ayırmaya karar verdim.

Anlatmaya öncelikle küçük bir geçmiş bilgisiyle başlamak gerekir diye düşünüyorum. Gezerken tüm bir gününüzü alabilecek kadar büyük bir alanda çeşitli bitkinin yer aldığı bu bahçe emin olun şimdiye kadar gördüğümüz botanik bahçelerinden çok farklı. 74 hektarlık bu bahçenin tarihi 1822 senesine dayanıyor. Ülkenin kurulmasında adı geçen Sir Stamford Raffles gene bu güzel bahçenin oluşturulmasında da büyük rol oynuyor. Botanikçilerin ellerinde zaman büyüyen bu bahçede uzak doğu bitkilerinin türlü çeşitleri, melez türleri ve yararlı tarım bitkileri üretilmektedir. Öyle ki, mevcut ortamda yetişemeyen bitkiler için de yapay ortamlar hazırlanarak bahçenin çeşitliliği muazzam miktarda artırılmış. Singapur Botanik Bahçesi’nin belki bunlara ek en önemli özelliği, UNESCO Dünya Mirası Alanları‘na aday olması…

Gezmeden önce mutlaka belirtilmesi gereken bir şey varsa o da giysilerinizin bu uzun ve sıcak yolculuğa uygun olması gerektiği. Kapalı yerlerde maksimumda çalışan klimalar var fakat malum, dışarıda inanılmaz bir sıcak var. Mümkün olduğunca ince giysiler giymeniz, mutlaka şapka takmanız ve yanınızda su bulundurmanız iyi olacaktır. Fotoğraf makinesini de unutmamak gerek! Şimdi gelelim bahçeyi gezmeye..

Botanik bahçesi Singapur’un ünlü Orchard caddesine (Orchard Road) 5 dakikalık bir mesafede. Taksiyle ya da metroyla çok rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Toplam 4 tane giriş noktası var. Biz taksiyle ulaşımı tercih edip Nassim girişinden (Nassim Gate) giriş yaptık. Bahçeye giriş sabah 5ten gece 12ye kadar ve ücretsiz. Nassim girişinde ziyaretçileri hediyelik eşya bulabilecekleri bir dükkan ve serinleyebilecekleri bir kafe karşılıyor. Her cumartesi ücretsiz olarak rehber eşliğinde grup turlarına katılabilirsiniz.

Her ne kadar biz bir turistik gezi havasında giriş yapsak da, bahçe içerisinde yoga matlarıyla gezenleri, minik bir grupla Tai Chi yapan yaşlı teyzeleri, okul gezisine gelmiş çekik gözlü minikleri ve tabi ki muhteşem manzaradan faydalanan gelin-damat ve fotoğrafçılarını görmek mümkün. Keşke bizim de böyle güzel bir parklarımız olsa da örneğin yogamızı betonların arasında değil de doğanın gerçekten içinde yapabilsek, çocuklarımıza kitaplarda gördükleri bitkileri canlı canlı gösterebilsek..

IMG_2331

IMG_2375

Büyük parkı gezmeye istediğiniz yerden başlayabilirsiniz. Girişten basılı haritaları edinmek mümkün ama gitmeden önce araştırmak, gittiğinizde daha bilerek gezmek isterseniz online haritaları indirebilirsiniz.

Bahçe içerisinde 3 tane gölet var ve hepsinin kendine has özellikleri var.

Swan Lake: Her ne kadar ismini kuğulardan almış olsa da türlü deniz bitki ve hayvanını görebileceğiniz bu gölün çevresinde yapacağınız yürüyüşle sıcağın farkına bile varmayacaksınız…

Symphony Lake: Gölün ortasında yer alan sahnede Singapur Senfoni Orkestrası her ay halka açık, ücretsiz konseri oluyor. Göle de -tahmin edileceği üzere- ismini bu güzel aktivite vermiş.

Eco Lake: Diğer popüler ve büyük alanların arasında biraz arka planda kalmış bu küçük gölü ziyaretinizde ördekleri görüp, doğal yaşamı deneyimleyebilirsiniz.

Swan Lake

Swan Lake

Symphony Lake

Symphony Lake

          

Gelelim Orkide Bahçesi’ne…

Ne yalan söyleyeyim bu ülkeye gelirken en çok görmek istediğim yer bu bahçeydi. Ve gerçekten de merak ettiğime ve beklediğime değdi.

Botanik bahçesinin içindeki bu minik ayrı bahçeye giriş ücretli, yetişkinler 5 Singapur doları ödeyerek bilet alabiliyorlar.  Ziyaretçiler için averaj gezinti süresi 35-40 dakika olarak tahmin edilmiş ama orkidelerin güzelliğiyle eğer fotoğrafa dalarsanız bu süre çok iyimser bir tahminin ötesine geçemiyor :)

Öncelikle parka giriş yaptığımızda sizi önünde mutlaka bir fotoğrafınız olsun isteyeceğiniz bir süs havuzu karşılıyor.

Crane Fountain

Crane Fountain

Bahçeyi dilerseniz girişte edindiğiniz haritada tavsiye edilen rotayla dilerseniz de kendi kafanıza göre gezebilirsiniz. Her biri birbirinden bağımsız pek çok güzel durak var. Beni en çok etkileyenleri kısaca şöyle paylaşmak isterim:

Singapur’un ulusal orkidesi, Vanda Miss Joaquim: Bu orkide 1893 yılında Miss Agnes Joaquim’in bahçesinde keşfettiği ilk hibrit türdür. 1981 yılında da Singapur’un ulusal orkidesi olarak seçilmiştir.

IMG_2438                  IMG_2439

Cool House: Çok daha nemli ve serin bir ortam isteyen türler için hazırlanan bu cam oda, bence bahçenin en ilginç noktasıydı. Hayatımda ilk defa karnivor bitki gördüm!

Ara ara püskürtülen soğuk hava ve hafif su ile belki de Singapur sıcağında asla göremeyeceğiniz türleri, hatta ağaçları (!) bu odada görme şansınız oluyor. Hem de kısa da olsa azıcık bunaltıcı sıcaktan kurtulup, serinlemiş oluyorsunuz.

IMG_2388

IMG_2390

Celebrity Orchid Garden: Ünlü isimlerin ziyareti sonrasında yeni hibritlere isimlerinin verildiği orkideleri görebileceğiniz bir bahçe burası. Jackie Chan, Andrea Bocelli, ve daha bir sürü isim…

IMG_2437

Parktan çıkış da küçük bir hatıra dükkanının içerisinden geçerek gerçekleşebiliyor. Gördüğünüz o güzel orkidelerin türlü hediyelik eşyası yapılıyor. Eve dönerken ufak bir hatıra götürmeyi unutmayın! :)

:)

:)

Share This:

Uzak Doğu’nun aslan parçası: Singapur

Kısa bir müzik arası verdikten sonra yeni bir ülkeyi keşfetmek için rotamızı gene uzak doğuya çeviriyoruz. Bu sefer Uzak Doğu’nun aslanındayız: Singapur.


Yola çıkmadan önce heyecanlıyım. Singapur her anlamda, barındırdığı hazineleriyle uzun süredir dikkatimi çeken ve bende merak uyandıran bir ülkeydi. Ekvatora çok yakın bir ülke. Sevinçliyim; çünkü henüz Türkiye’ye bahar yeni yeni geliyorken, yazı yaşayan bir ülkeye gideceğim. Valizim şortlar, ince bluzlar, açık ayakkabılarla dolu… Vize istemeyen bu ülkenin ünlü botanik bahçesini, mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerini ve özellikle çeşit çeşit
orkidelerini görmek için can atıyorum.

 

Uçağımız uzun saatler sonunda bu küçük ülkeye varıyor. Dünyanın en iyi havaalanlarından biri olan Chiangi Havalimanı’nda insanı boğucu bir nem karşılıyor. Pasaport işlemlerinden sonra otele doğru taksiyle giderken ülkeyle tanışmaya başlıyorum. Fonda yemyeşil bir bitki örtüsü, yapış yapış nemli bir hava, modern ve tertemiz caddeler, renkli çiçekler…

 

Gelmeden önce tabi ki ufak bir araştırmayla nereye geldiğim hakkında bilgilenmiştim. Efsaneye göre Malezyalı bir prens olan Sang Nila Utama, adaya ayak bastığında adada bir aslan görmüş ve şans, bereket, uğur getirmesi için adaya Singa Pura ismini koymuş. “Singa Pura”, Malay dilinde Aslan Şehir anlamına gelmekteymiş. Sonrasında ülkenin o çok bilindik Merlion heykeli ortaya çıkmış. Bir deniz aslanı olan heykel, ülkenin sembolü haline gelmiş.

 

 

Peki, biraz daha yakın tarihinde ne oldu, nasıl Singapore oldu diye sorarsak da karşımıza 19. yüzyılda (tabi ki de!?) İngiliz Stamford Raffles çıkıyor. Kendisi İngiltere’nin Asya sömürgelerinden sorumlusu olarak geliyor bu güzelim balıkçı ülkesine, diyor ki burayı güzel bir ticaret limanı şehri yapalım. Alınan izinlerle gelişmeye başlayan liman, ülkeyi de kalkındırarak önemli bir ticaret merkezi haline gelmeye başlıyor. 2. Dünya Savaşı sırasında İngiltere Singapur’a gerekli dikkati gösteremeyince Japonlar ülkeyi işgal ediyorlar. Daha sonrasında Japonya da atom bombasıyla karşı karşıya geldiğinde ülkeyi boşluyor ve Singapur tekrar İngiltere’nin himayesine geçiyor. Bir dönem Malezya ile birleşse de bu birleşmeden 2 sene sonra 1965’te bağımsızlığını ilan ediyor. Sonrasında da kısa süre içerisinde çok önemli bir ticaret merkezi ve dünyanın en işlek limanlarından biri oluyor. Tam bir aslan parçası maşallah…


Ülke, uzun dönem İngiltere’nin sömürgesi olarak var olduğu için ülkenin genelinde İngiliz kültürü ve alışkanlıkları oturmuş durumda. Hatta öyle ki, sokakta yerel halktan çok İngiliz ya da Avustralyalı turistler var. Zaten sömürgeci ülkelerin, bağımsızlığını ilan etse de hala o ülke kendisinin himayesindeymiş gibi var olan özgüvenleri yok mu… Ama yiğidi öldürüp hakkını yemeyelim. 
Raffles o kadar da acımasız değilmiş. Zira, köleliği kesinlikle kaldırmış, her farklı grubun yaşayabileceği mahalleler kurmuş. Çin Mahallesi, Arap Mahallesi vs. Genel olarak ülkede bir bütünlük içerisinde korunmuş gruplaşmalar var. Mesela milli dili Malay ama çok aktif bir ticaret ülkesi/limanı olduğundan İngilizce resmi dilmiş gibi bir izlenim bırakıyor. Bunun yanı sıra komşuluktan ve zamanında yaşadığı göçlerden dolayı hatrı sayılır derecede fazla Hintçe ve Çince konuşuluyor. Hepsinin kendi içinde lehçeleri var. Din kavramları da birbirine saygı çerçevesinde oldukça fazla şekilde çeşitliliğini korumuş. Bu çeşitlilik korunduğu için güvenlik seviyesi de en üstte. Güvenle seyahat edebilirsiniz..

Güvenlik demişken, tamamen olmasa da kenarından ilişki bir konu olarak “yasak”lardan bahsetmeden geçemeyiz. Zira Singapur, dünyada şu cümle ile tanınıyor: “Singapore is a fine city”. Yani, Singapur aslında güzelliğinin yanında yasakların şehridir. Ama güvenlik seviyesi çok yüksek olduğundan mıdır nedir yasakladıkları şeyler bizim Orta Doğu ülkelerine göre o kadar masum ki.. 

Örneğin sokakta sakız çiğnemek yasak; cezası 500 Singapur doları. Hatta çiğnemeyi bırakın satması bile yasak! Diğer yasaklardan bazıları: sokağa çöp atmak, tükürmek, yay geçitleri dışında bir yerden karşıdan karşıya geçmek, köprünün altından bisiklet ile geçmek, kırmızı ışıkta geçmek, toplum içinde sarılmak, taksi bekleme noktaları dışında taksi durdurmaya çalışmak, sokakta belirlenmiş alanlar dışında sigara içmek… Durum böyle olunca insan ister istemez yaptığı her hareketi iki kere düşünmek zorunda kalıyor.


Singapur ile ilgili göz çarpan diğer bir nokta ise klima kullanımı. Açık hava dışında TÜM yerlerde klima mevcut ve insanı feci derecede hasta edebilecek kadar yüksek bir kullanım seviyesi var. Tamam, ada küçük ama insan, bu elektrik değirmeninin suyu nereden geliyor diye merak etmiyor değil. Sanki tüm ada bir soğutucunun üzerine oturtulmuş gibi. Dışarıda +40C sıcaklıktan bunalıp kendinizi attığınız herhangi bir kapalı mekanda, araçta maruz kaldığınız sıcaklık – abartısız- neredeyse sıfırın altında. Durum böyle olunca o inanılmaz soğuğu hissedince gözünüze ne kısa şortlar, ne parmak arası terlikler, ne de tril bluzlar hoş gözüküyor. Ekvatorun dibindeki güzelim ülkede kendinizi şömine karşısında battaniye altında içeceğiniz buharı tüten bir çorba hayaline kaptırıyorsunuz J


Çorbadan konu açılmışken Singapur’un mutfağından bahsedecek olursak da gene halkın çeşitliliği gibi ülkenin mutfağında da bir çeşitlilik görmek mümkün. Hem aldığı göçlerden hem de komşu olduğu ülkelerin etkisiyle Çin, Malay, Tayland ve Japon mutfaklarının etkileri çok büyük. Bu yanı sıra Batılı turistler için de İspanyol, İtalyan ve Meksika mutfaklarından yemekleri de bulabileceğiniz restoranlar bir hayli mevcut. Tüm Uzak Doğu ülkelerinde olduğu gibi Singapur’da da sokakta yemek pişirmek ve yemek adeti var. Hijyen konusu tabi ki restoranlara göre tartışılamaz ama diğer Uzak Doğu ülkelerine görece iyi durumda.

                                       


Yemeklere ek olarak Singapur’un öne çıkan diğer bir özelliği de tropik meyvelerden yapılan meyve suları. Daha önce belki de ismini hiç duymadığınız bir sürü tropik meyve var. Pek çok yerde bizdeki dondurmacılar gibi meyve sucular bulmanız mümkün. İstediğiniz sayıda ve çeşitte meyveyi karıştırarak çok değişik meyve suları tatmak mümkün. Hatta ne yalan söyleyeyim, ekvator sıcağıyla en iyi giden şey bu serin ve bazen mayhoş bazen tatlı, özetle tadı piyango olan meyve suları!


Henüz burada paylaşmaya sıra gelmeyen Uzak doğu ülkeleri seyahatlerimi göz önüne aldığımda Singapur uzak doğu kültürü üzerine inşa edilmiş küçük bir Avrupa  ülkesi gibi diyebiliriz (hatta İngiltere alınmazsa, çekinmeden uzak doğu esintili İngiltere gibi de diyebiliriz). Güvenliği, güzelliği ve doğallığı ile Uzak Doğu’da görülmesi tavsiyeye değer bir ülke.

 

Share This:

Keyifli bir Tokyo keşfi için 5 öneri

Gittiğim yerler arasında en çok sevdiğim şehirlerden biri olan Tokyo’da tur rehberinizden, turistik kitaplarınızdan bağımsız olarak naçizane yapmanızı önerdiğim 5 maddeyi aşağıda kısaca açıkladım. Tokyo’da o kadar çok değişik ve zevkle yapılacak şey var ki, sayıyı beşe indirmek gerçekten çok zor oldu! Keyifli keşifler…

 

 

1. Yoyogi Park’ında huzurlu bir gezinti yapın

Yoyogi Parkı, Tokyo’nun en büyük ve en güzel parklarından biridir. Hem içinde barındırdığı Meiji Tapınağı hem de doğal ağaçları ve bitkileriyle şehrin içinde hayattan ufacık da olsa sıyrılıp kolayca huzur bulabileceğiniz bir parktır. Harajuku metro istasyonuna çok yakındır.


Eğer doğayla vakit geçirmeyi seviyorsanız bu parkı mutlaka dolaşmalı ve özellikle mevsim baharsa ufak bir pikniği es geçmemelisiniz. Bu park özellikle de sakura ve mabet ağaçları (ginkgo tree) ile ünlüdür. Japonlar sakura dönemini özellikle takip ederler. Genellikle Mart sonu ve Mayıs başlangıcında bu ağaçlar pespembe bir görüntüye bürünür. Neredeyse tüm Japonlar da “Hanami” için bu parka toplanırlar. Hanami, sakuraların çiçek açmasının kutlandığı gündüz ya da gece, bir sakura ağacının altında yapılan parti, piknik, ya da eğlenceye denir. Bu kutlama önemlidir, çünkü; sakuraların, hesaplandığı tarihte açmaları mevsimlerin ve dünya dengesinin yolunda gittiğini gösterir.


Sonbaharda ise altın rengine dönüşen mabet ağaçlarıyla park, adeta görsel bir şölen sunar. Ayrıca bu park içerisinde görebileceğiniz kuş türleri hakkında da parkın çeşitli bölgelerinde ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.


Ben bu sene gittiğimde sakura döneminden çok kısa süre önceydi, ama bazı ağaçlar hesaplanan tarihten önce çiçek açmaya karar verdikleri için bana çok güzel bir fırsat verdiler. Sakura mevsimini azıcık erken de olsa Japonya’da yaşamış oldum. Doğanın hassas dengesini gözlemleme ve çok güzel fotoğraf kareleri yakalama şansım oldu.

 


2. Shibuya ve Hachiko heykelini görün

Pek çok metro hattının kesiştiği Shibuya İstasyonu, Tokyo metrosunun en yoğun hatlarından biridir. Kaldığınız otelden bu bölgeye mutlak kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Shibuya, alışveriş merkezleri, gece hayatı ile özellikle gençlerin tercih ettiği bir bölgedir. Metro istasyonunun hemen çıkışında ünlü Hachiko heykelini görebilirsiniz. Bu heykelin çok hüzünlü bir hikayesi vardır. Japon Profesör Dr. Hidesabura Ueno 1924 yılında akita cinsi küçük bir köpek edinerek adını Hachiko koymuş. Hachiko, doğarken sekizinci yavru olarak doğmuş. ”Hachi” Japonca’da sekiz anlamına gelmektedir; “ko” da sevgi anlamı içeren bir son ektir. 1925’in Mayıs ayına kadar her sabah birlikte profesörün metroya bineceği durağa kadar yürüyüp, akşam da profesörün geliş saatinde metro durağının kapısında beklemiş. Ancak bir gün profesör kalp krizi geçirmiş ve dönmemiş. Hachiko, gene aynı saatte metro çıkışına gelmiş ve saatlerce sahibini beklemiş. Ertesi gün, sonraki gün… Tam 10 yıl boyunca sahibini sadakatle beklemiş, tam saatinde metro çıkışında bulunmuş. Bu süre zarfında Hachiko’yu gören, tanıyan herkes ona yiyecek ve su yardımında bulunarak onun bekleyişine destek olmuşlar. Fakat 8 Mart 1935’te Shibuya’da bir sokakta ölü bulunmuş. Hachiko’nun anısına 1934 yılının Nisan ayında hep beklediği kapıda bronz bir heykeli dikilmiştir. Durağın beş çıkışından biri olan bu çıkış kapısına da “Hachiko kapısı (The Hachiko exit)” adı verilmiştir.


Hachiko keykelinden biraz daha yürüdüğünüzde Shibuya metro durağının ünlü kavşağına gelirsiniz. Yayalara geçiş için yeşil yandığında diğer tüm yollarda kırmızı ışık yanar. Böylece karşıdan karşıya geçmek için bekleyen yayalar, bir anda dağılan bilyeler gibi saygılı ve düzenli bir karmaşa içinde kavşağa yayılırlar. Shibuya kavşağı bu görüntüsüyle ünlüdür. Bu durağa geldiğinizde bu görüntüyü –mümkünse yukarıdan bir yerden- seyretmeyi sakın unutmayın!


3. Metroda şekerleme yapın

Eğer metroyu kullanacak olursanız göreceksiniz ki Tokyoluların çoğu metroya biner binmez uyumaya başlar. Kimisi otururken, kimisi ayakta tutunurken… Fark etmez. Kimse kimseyle ilgilenmez, bir güzel gözlerini kapatır ve ineceği durağa kadar şekerleme yapar. Hafif sallanan metro, alttan ısıtmalı koltuklar, güvenli bir ortam… Her şey resmen sizin uyumanız için tasarlanmış. Yapmanız gereken sadece oturmak ve gözlerinizi kapamak; gözlerinizi araladığınızda sıcacık koltukta yumuşacık bir şekerleme sonrası kendinizi ineceğiniz durakta bulacaksınız.


4. Meiji tapınağında dilek dileyin

Meiji Tapınağı belki de Tokyo’nun en önemli tapınaklarından biri. İmparator Meiji ve eşi İmparatoriçe Shoken’e adanmıştır. Her Şinto tapınağına girişte olduğu gibi bu tapınağa girerken de sizi devasa bir Tori Kapısı (Torii Gate) karşılar. İlerlediğinizde dev sake ve şarap varillerini görebilirsiniz.

 

Japonya’da bir ağacın gövdesinin etrafı kalın bir ip ile çevrildiyse bu, ağacın kutsal olduğunu gösterir. Meiji Tapınağı’nın içindeki geniş boşlukta da kutsal bir ağaç bulunur. Bu ağaç, Kafur Ağacı’dır (Camphor). Geniş gövdesinin etrafında bir dilek duvarı bulunur. Tapınağı ziyaret edenler dileklerini ya da dualarını minik tabletlere yazarak bu duvara asarlar. Tapınak rahipleri de dua ederken bu ağaca dileğini sunmuş insanların dilekleri için de dua ederler. Bir tablet de siz alıp dileğinizi yazmayı unutmayın!


5. Sensoi Tapınağı’ndaki tanrıların giydiği terlikleri görmeyi unutmayın

Asakusa’daki Sensoi Tapınağı (Sensoi-ji Temple), Tokyo’daki en büyük Budist tapınağıdır ve aynı zamanda şehirdeki bilinen en eski tapınaktır. Tapınağın girişinde bulunan ünlü caddenin, Nakamise-dōri, üzerinde yan yana sıralanmış hediyelikçi dükkanları bulabilirsiniz. Magnet ve anahtarlık başta olmaz üzere ufak ve değişik bir sürü hediyelik ve hatıra eşya için en doğru adres burasıdır. Bu cadde sizi dümdüz ilerlediğinizde tapınağa çıkarır.

Tapınak, eski zamanlarda çeşitli yangınlara tanıklık etmiş ama kutsallığından dolayı her zaman korunmuştur. Yılın her döneminde çeşitli festivallere ve milyonlarca turiste ev sahipliği yapar. Tokyo’ya gelindiğinde mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir tapınaktır. Budist tapınağı olduğu için mimarisi ve ibadet şekilleri ile girdiğinizde farkı hissedeceksiniz.

Gittiğim yerler arasında en çok sevdiğim şehirlerden biri olan Tokyo’da tur rehberinizden, turistik kitaplarınızdan bağımsız olarak naçizane yapmanızı önerdiğim 5 maddeyi aşağıda kısaca açıkladım. Tokyo’da o kadar çok değişik ve zevkle yapılacak şey var ki, sayıyı beşe indirmek gerçekten çok zor oldu! Keyifli keşifler…

 

 

1. Yoyogi Park’ında huzurlu bir gezinti yapın

Yoyogi Parkı, Tokyo’nun en büyük ve en güzel parklarından biridir. Hem içinde barındırdığı Meiji Tapınağı hem de doğal ağaçları ve bitkileriyle şehrin içinde hayattan ufacık da olsa sıyrılıp kolayca huzur bulabileceğiniz bir parktır. Harajuku metro istasyonuna çok yakındır.


Eğer doğayla vakit geçirmeyi seviyorsanız bu parkı mutlaka dolaşmalı ve özellikle mevsim baharsa ufak bir pikniği es geçmemelisiniz. Bu park özellikle de sakura ve mabet ağaçları (ginkgo tree) ile ünlüdür. Japonlar sakura dönemini özellikle takip ederler. Genellikle Mart sonu ve Mayıs başlangıcında bu ağaçlar pespembe bir görüntüye bürünür. Neredeyse tüm Japonlar da “Hanami” için bu parka toplanırlar. Hanami, sakuraların çiçek açmasının kutlandığı gündüz ya da gece, bir sakura ağacının altında yapılan parti, piknik, ya da eğlenceye denir. Bu kutlama önemlidir, çünkü; sakuraların, hesaplandığı tarihte açmaları mevsimlerin ve dünya dengesinin yolunda gittiğini gösterir.


Sonbaharda ise altın rengine dönüşen mabet ağaçlarıyla park, adeta görsel bir şölen sunar. Ayrıca bu park içerisinde görebileceğiniz kuş türleri hakkında da parkın çeşitli bölgelerinde ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.


Ben bu sene gittiğimde sakura döneminden çok kısa süre önceydi, ama bazı ağaçlar hesaplanan tarihten önce çiçek açmaya karar verdikleri için bana çok güzel bir fırsat verdiler. Sakura mevsimini azıcık erken de olsa Japonya’da yaşamış oldum. Doğanın hassas dengesini gözlemleme ve çok güzel fotoğraf kareleri yakalama şansım oldu.

 


2. Shibuya ve Hachiko heykelini görün

Pek çok metro hattının kesiştiği Shibuya İstasyonu, Tokyo metrosunun en yoğun hatlarından biridir. Kaldığınız otelden bu bölgeye mutlak kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Shibuya, alışveriş merkezleri, gece hayatı ile özellikle gençlerin tercih ettiği bir bölgedir. Metro istasyonunun hemen çıkışında ünlü Hachiko heykelini görebilirsiniz. Bu heykelin çok hüzünlü bir hikayesi vardır. Japon Profesör Dr. Hidesabura Ueno 1924 yılında akita cinsi küçük bir köpek edinerek adını Hachiko koymuş. Hachiko, doğarken sekizinci yavru olarak doğmuş. ”Hachi” Japonca’da sekiz anlamına gelmektedir; “ko” da sevgi anlamı içeren bir son ektir. 1925’in Mayıs ayına kadar her sabah birlikte profesörün metroya bineceği durağa kadar yürüyüp, akşam da profesörün geliş saatinde metro durağının kapısında beklemiş. Ancak bir gün profesör kalp krizi geçirmiş ve dönmemiş. Hachiko, gene aynı saatte metro çıkışına gelmiş ve saatlerce sahibini beklemiş. Ertesi gün, sonraki gün… Tam 10 yıl boyunca sahibini sadakatle beklemiş, tam saatinde metro çıkışında bulunmuş. Bu süre zarfında Hachiko’yu gören, tanıyan herkes ona yiyecek ve su yardımında bulunarak onun bekleyişine destek olmuşlar. Fakat 8 Mart 1935’te Shibuya’da bir sokakta ölü bulunmuş. Hachiko’nun anısına 1934 yılının Nisan ayında hep beklediği kapıda bronz bir heykeli dikilmiştir. Durağın beş çıkışından biri olan bu çıkış kapısına da “Hachiko kapısı (The Hachiko exit)” adı verilmiştir.


Hachiko keykelinden biraz daha yürüdüğünüzde Shibuya metro durağının ünlü kavşağına gelirsiniz. Yayalara geçiş için yeşil yandığında diğer tüm yollarda kırmızı ışık yanar. Böylece karşıdan karşıya geçmek için bekleyen yayalar, bir anda dağılan bilyeler gibi saygılı ve düzenli bir karmaşa içinde kavşağa yayılırlar. Shibuya kavşağı bu görüntüsüyle ünlüdür. Bu durağa geldiğinizde bu görüntüyü –mümkünse yukarıdan bir yerden- seyretmeyi sakın unutmayın!


3. Metroda şekerleme yapın

Eğer metroyu kullanacak olursanız göreceksiniz ki Tokyoluların çoğu metroya biner binmez uyumaya başlar. Kimisi otururken, kimisi ayakta tutunurken… Fark etmez. Kimse kimseyle ilgilenmez, bir güzel gözlerini kapatır ve ineceği durağa kadar şekerleme yapar. Hafif sallanan metro, alttan ısıtmalı koltuklar, güvenli bir ortam… Her şey resmen sizin uyumanız için tasarlanmış. Yapmanız gereken sadece oturmak ve gözlerinizi kapamak; gözlerinizi araladığınızda sıcacık koltukta yumuşacık bir şekerleme sonrası kendinizi ineceğiniz durakta bulacaksınız.


4. Meiji tapınağında dilek dileyin

Meiji Tapınağı belki de Tokyo’nun en önemli tapınaklarından biri. İmparator Meiji ve eşi İmparatoriçe Shoken’e adanmıştır. Her Şinto tapınağına girişte olduğu gibi bu tapınağa girerken de sizi devasa bir Tori Kapısı (Torii Gate) karşılar. İlerlediğinizde dev sake ve şarap varillerini görebilirsiniz.

 

Japonya’da bir ağacın gövdesinin etrafı kalın bir ip ile çevrildiyse bu, ağacın kutsal olduğunu gösterir. Meiji Tapınağı’nın içindeki geniş boşlukta da kutsal bir ağaç bulunur. Bu ağaç, Kafur Ağacı’dır (Camphor). Geniş gövdesinin etrafında bir dilek duvarı bulunur. Tapınağı ziyaret edenler dileklerini ya da dualarını minik tabletlere yazarak bu duvara asarlar. Tapınak rahipleri de dua ederken bu ağaca dileğini sunmuş insanların dilekleri için de dua ederler. Bir tablet de siz alıp dileğinizi yazmayı unutmayın!


5. Sensoi Tapınağı’ndaki tanrıların giydiği terlikleri görmeyi unutmayın

Asakusa’daki Sensoi Tapınağı (Sensoi-ji Temple), Tokyo’daki en büyük Budist tapınağıdır ve aynı zamanda şehirdeki bilinen en eski tapınaktır. Tapınağın girişinde bulunan ünlü caddenin, Nakamise-dōri, üzerinde yan yana sıralanmış hediyelikçi dükkanları bulabilirsiniz. Magnet ve anahtarlık başta olmaz üzere ufak ve değişik bir sürü hediyelik ve hatıra eşya için en doğru adres burasıdır. Bu cadde sizi dümdüz ilerlediğinizde tapınağa çıkarır.

Tapınak, eski zamanlarda çeşitli yangınlara tanıklık etmiş ama kutsallığından dolayı her zaman korunmuştur. Yılın her döneminde çeşitli festivallere ve milyonlarca turiste ev sahipliği yapar. Tokyo’ya gelindiğinde mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir tapınaktır. Budist tapınağı olduğu için mimarisi ve ibadet şekilleri ile girdiğinizde farkı hissedeceksiniz.


Önce sizi 2 dev heykel karşılar. Bu heykellerin tapınağı koruduğuna inanılır ve tam arkalarında ise tanrıların giyip şehri gezdiğine inanıldığı devasa terlikleri bulabilirsiniz.

Share This: