5 öneriyle Floransa’nın ‘tad’ını çıkarın

Floransa’da geçirdiğim günleri düşündükçe aklıma bu şehri nedenini bilmediğim şekilde çok sevdiğim, güzel yemekler, güzel mekanlar, huzur, mutluluk geliyor. Sayıyı beşe indirmek bu sefer gerçekten de çok zor oldu ama bu beş maddecik şehre kısa zaman ayırabilecekler için maksimumda verimli olacaktır diye düşünüyorum.

1. Akşam yemeğinde Floransa usulü biftek (bistecca fiorentina) deneyin


Floransa mutfağının ünlü yemeği olan Floransa usulü biftek bu şehre geldiğinizde kesinlikle tatmanız gereken bir lezzet. Yeni bir şehre gittiğimde gezip görmeyi, yerel lezzetleri tatmaktan daha çok merak ederim. Ama ne zaman ki bir lezzet çok meşhursa o zaman da denemeden geçmemek gerek.


Floransa usulü biftek, aslen
Chianina sığır etinden yapılır. Adını Toskana bölgesindeki Chiana vadisinden alan yaklaşık 2000 yıllık geçmişe sahip bu sığır türünün eti yumuşak ve yağsızdır. Yaklaşık iki parmak kalınlığındaki et, kömür ateşinde pişer ve sade yenilebildiği gibi yanında sote ıspanak, haşlanmış patates ya da fasulye ile de çok hoş bir lezzete sahip olabilir.


Bu kadar üne sahip olmasının altında yatan temel sebep tabi ki etin kalitesi ve pişirme püf noktalarıdır. Et, kömür ateşinde pişer, öncesinde asla tuzlanmaz ya da baharatlandırılmaz; sade olarak “az pişmiş” ya da “orta karar pişmiş” olarak hazırlanır. Eti “well done” sevenler için ya sonu mutlak lezzetle biten bir macera ya da keşkelerle hatırlanacak kaçmış bir lezzet olacaktır. Tercih sizin!


Bazı restoranlar kilo ile servis yapsa da çoğu yerde porsiyon olarak da sipariş verebilirsiniz. Masanıza gelirken tuz ve çok az taze öğütülmüş kara biber eklenip, birkaç damla da sızma zeytinyağı dökülerek son eklemeleri yapılır.

 
 

2. Güneşi Toskana’nın nefis şarapları eşliğinde batırın


Toskana bölgesi toprağıyla, taşıyla, güneşiyle o kadar verimli bir yer ki, şarabı, peyniri, ekmeği her şeyi katkısızca lezzetli. Ama en popüleri de tabi ki şarap.

Chianti şarabı, adını tahmin edileceği üzere Toskana‘nın merkez bölgesi Chianti’den alır. Sangiovese üzümlerinden yapılan bu şarap yıllanma süresi ve içerdiği alkol oranına göre sınıflandırılır. Herhangi bir restorana gittiğinizde bizimkilerin pet şişede su getirmesi gibi günün saati ne olursa olsun masanıza porselen, küçük bir sürahide ev yapımı şarap gelir. Ama tavsiyem bununla kalmayıp özellikle “wine bar” olarak tanımlanan yıllanmış, ünlü ve özellikli şarapların sunulduğu barlarda şarap tadımı yapmanız. Seçeceğiniz menüye göre size 3 veya 6 tane farklı şarap geliyor. Kimisi tatlı, kimisi kokulu, kimisi çok sert ve hepsi de Toskana’da yetişen üzümlerle üretilmiş. Her şarabı tatmadan önce eğitimli garson size o şarabın yıllanma süresi, yetiştirildiği yer, nasıl tadılacağı ve ayırt edici diğer özellikleri hakkında bilgi veriyor. Ve tabi ki yanında da enfes şarap mezeleri geliyor; Toskana’da üretilen peynir çeşitleri, ev yapımı reçelle karamelize edilmiş soğan, balla kavrulmuş ceviz…

Maalesef ülkemizde şarap çoğu zaman bira gibi ayakta ve hızlı içilen bir içki olarak tüketilmekte. Ama sanırım biraz daha fazla saygıyı hak ediyor. En azından bir sofrayı, bir kaç mezeyi ve yavaş yavaş, tadına varılarak içilmeyi hak ettiğini düşünüyorum. Biraz ayrıştırıcı şekilde tatmayı öğrendiğiniz ve kendi şarap seçimlerinizi oluşturabildiğiniz zaman bence dünyanın en keyif veren içkilerinden biri.

 

Biz bu aktivite için tam olarak Pitti Sarayı’nın karşısında bulunan bir wine bar’a oturmuştuk: Enoteca Pitti Gola e Cantina

Dostoevskij‘nin Budala (L’idiota) romanını bitirdiği binanın hemen yanında :) Şaraplar, sunum, servis, garsonların misafirperverliği çok hoş. Tavsiyedir.

 

 

 

3. Akşamüzeri pikniğinizi huzurun adresi Boboli Bahçeleri’nde yapın


Boboli Bahçeleri‘ni ne kadar anlatsam, sayfalar da yazsam bitiremem sanırım. Sayısız heykel, sanat eseri, tarih vs.. Ama sanırım karşılaştığım en güzel şey tüm karmaşadan uzak mutlak bir sessizlik ve huzur. Tavsiyem sandviçinizi, bardak termosta çay ya da şarabınızı alıp bu güzel ve kocaman bahçeyi gezdikten sonra günü yeşillerin ortasında minik bir piknikle sonlandırmak olacaktır. Eğer bir daha gitme fırsatım olursa sırt çantamı doldurup tüm bir günümü Boboli Bahçeleri’nde geçirmeye hazırım!

4. Günün en sakin zamanında Ponte Vecchio’nun tadını çıkarın


Şehrin sembollerinden olan bu eski köprünün güzelliği malum.. Her daim bir turist akını mevcut, kalabalık daimi sanki. En iyisi şöyle sakinleyen bir saatte köprü girişindeki Caffe Pontevecchio dondurmacısından enfes bir dondurma alıp köprüyü ağır ağır geçmek, belki ortada durup nehre vuran ışıklarla birlikte bir fotoğraf çektirmek…

 
 

5. Kızıl çatıları gören bir terasta keyif kahvesi için


Son öneri Doğukan’dan geliyor. Kendisinin en sevdiği anlardan biri olduğu için tavsiye edilmeye değer bulduğunu belirtti :)

Otelimizin (Hotel Pitti Palace al Ponte Vecchio) kahvaltı salonu en üst katta, terasta olduğu için her sabah şehrin güzel çatı manzarasına nazır bir şekilde kahvaltımızı yaptık. Kahvaltı dediğim tabi ki de Avrupa tarzında.. Bol kruvasanlı ve kahveli. Kahvaltı sonrası keyif kahvemizi de Duomo’nun kubbesine karşı içtik.

Muhtemelen kalacağınız otelin kahvaltı salonu da binanın en üst katında, terasında ya da en azından şehrin çatılarını görebilecek bir katta olacaktır. Eğer böyle bir imkan yoksa da erkenden kalkıp Michelangelo Meydanı’na (Piazza Michelangelo) gidip, kahvaltıyı şehre karşı yapabilirsiniz. Bu güzel manzaraya karşı bizim yerimize de bir bardak kahve içmeyi unutmayın!

 

Yazıyı bitirdikten sonra fark ettim ki ilk paragrafta kurduğum cümleden ne kadar da tezat bir şekilde ilerlemişim… Hem ben yemem, gezerim deyip hem de 5 maddenin hepsinde de yiyecek bir şeylerden bahsetmiş olmam değişik ve komik olmuş :) Ama sanıyorum ne yaparsanız yapın bu  şehrin “tadına” varırken fonda mutlaka bir yiyecek, içecek oluyor…

Share This:

Bir şehri keşif: Floransa

Floransa yüzey ölçümü küçük olduğu için yürüyerek gezilebilen bir şehir. Gitmek istediğiniz yere giderken ara sokaklarda da ufak detayları keşfedebilir dolu dolu bir gezi yapabilirsiniz. Çeşitli gezi bloglarından Floransa’daki gezilmesi gereken yerleri kolayca bulabilirsiniz ama benim tavsiyem haritadan bağımsız olarak ara sokaklarda kaybolmalı ve şehre özgü, gizlenmiş ayrıntıları keşfetmeli.


Ama tabi ki de gidip de görmeden gelmememiz gereken bir sürü yer var…


Piazza Del Duomo ve kathedral: Şehrin dini merkezi olarak bilinen bu bölge aslında seyahat rehberlerinde ve Google’da Floransa’yı betimleyen resimlere konu olan bölgedir. Ara sokaklardan ulaşacağınız bu koca meydanda devasa bir katedral ve uzun bir kule ile karşılaşırsınız. 150 mt uzunluğu ve 40 mt genişliğiyle dünyadaki en büyük 3. Katedral olan Santa Maria del Fiore, ismini şehrin eski isminden (flower-fiore) almıştır. İnşasına 1296 yılında dini ve sivil hayatı birleştirmek amacıyla başlanmıştır. Dış duvarlarında Toskana tarzı gotik tasarımları ve heykelleri görebilirsiniz. Kubbesi, Roma’da bulunan Pantheon’dan esinlenilerek yapılmıştır.

Katedralin bir parçası olarak yanı başında bulunan çan kulesi, Giotto tarafından 1334 yılında inşa edilmeye başlanmış, fakat ünlü mimarın 1337 senesinde vefatıyla öğrencileri tarafından 1359 yılında bitirilmiştir.

 

 

 

Battistero di San Giovanni: Katedralin tam karşısında bulunan sekizgen şeklindeki vaftizhane Medici ailesinden Dante’ye kadar pek çok ünlü katoliğin vaftiz edildiği yerdir. Lorenzo Ghiberti tarafından yapılan üç tane bronz kapısı bulunur. Hepsinin üzerinde rölyef heykeller bulunur. Fakat bir tanesi vardır ki üzerindeki betimlemelerin güzelliğiyle Michelangelo tarafından Cennet Kapısı olarak adlandırılmıştır. Bu kapının üzerinde İncil’de bahsedilen 10 tane olay betimlenmiştir. 

http://www.museumsinflorence.com/musei/Baptistery_of_florence.html adresinden bu betimlemeleri ve anlamlarını inceleyebilirsiniz. Ayrıca kapının üzerinde Ghiberti’nin kendisini de minik heykeller olarak görmeniz mümkün.

   

 

 

 
 

 

Palazzo Vecchio: Arnolfo di Cambio‘nun tasarladığı “Eski Saray” anlamına gelen Palazzo Vecchio, şehrin en eski ve en görkemli binalarından bir tanesi.  Signora Meydanı‘ndaki (Piazza Signora) bu saray, 1872’den beri belediye sarayı olarak kullanılmaktadır. Şu anda müze olarak gezebilen sarayın iç dekorasyonu Medici ve ailesinin ikametgahıyla birlikte 1540 yıllarında o dönemin ünlü sanatçıların birbirinden başarılı ve ünlü eserleriyle süslenmiştir. 

 

 

Sarayın kapısında Hercules ve Cacus heykellerini, yan tarafındaki kubbeli bölmede de Medusa kafasını taşıyan Perseus heykeli, David, Loggia Dei Lanzi ve Sabin kadınlarının kaçırılmasını betimleyen Giambologna’nın eserinin kopyasını görebilirsiniz.

Sarayın bir bölümü olan 95 metre uzunluğundaki Arnolfo’nun Kulesi ise (Torre di Arnolfo) Floransa’da orta çağdan kalan en etkileyici ve en uzun kulelerden biridir. 416 tane basamağı tırmanmaya hazırsanız en tepede sizi Floransa’nın eşsiz manzarası beliyor olacaktır. 

 

 

IMG_1572

 

IMG_1566

 

Galleria dell’Accademia ve Uffizi: Sanırım günümüzde bu müzeyi herkes ünlü David heykeli ile hatırlıyordur. 1873’ten beri Michelangelo‘nun bu ünlü eserinin orijinaline ev sahipliği yapan müze, Signora Meydanı‘nda yer alır. Sadece David heykeliyle kalmayıp içerisinde sayısız ünlü sanatçının ünlü eserlerini görebilirsiniz.

 

“Uffizi”, İtalyanca’da “ofisler” anlamına gelir. Bundan da anlaşılacağı gibi inşası 1581 yılında biten binanın kullanım şekli Floransa sulh yargıçlarının çalışma ofisi olarak belirlenmiştir. Günümüzde ise pek çok sanat eserini görebileceğiniz bir müze olarak hizmet vermektedir.

 

Floransa’nın en çok ziyaret edilen bu müzelerine giriş için tavsiyem, önceden internet üzerinden giriş biletlerinizi almanız. Aksi takdirde sabahın erken saatinde gitseniz dahi uzun bir kuyrukla karşılaşabilirsiniz. Biletleri internetten alabileceğiniz çok fazla site var. Bazılarında yanına ilave edilmiş rehberli turlar da var. Eğer şehrin müze atmosferi yetmez, mutlaka ince ince gezeceğim derseniz kesinlikle biraz araştırma yapıp, bol zaman ayırıp bir rehber eşliğinde gezmenizi tavsiye ederim.


Müzeler konusunda laf açılmışken çoğu müzenin Pazartesi günleri kapalı, onun yerine Pazar günleri açık olduğunu söylemem gerek. O yüzden gezi rotalarını planlarken mutlaka önceden bilgi edinmek gerekir, aksi takdirde pazartesi gününü müzelere ayırdıysanız kapalı kapılarla karşılamaya hazır olun…


Ücretler konusunda da, bu şehirde de diğer turistik yerlerde olduğu gibi tek kart alıp (Floransa card) şehrin büyük bölümünde geçiş üstünlüğüne sahip olup, rezervasyonsuz şekilde giriş yapabilirsiniz. Biz gezilerimizi daha günü birlik planlamak istediğimiz için bu kartı almak yerine girişleri önceden rezervasyonla ya da direkt kapıdan gerçekleştirdik.


Ponte Vecchio: Şehrin en ünlü simgelerinden biridir. İtalyanca’da “ponte” köprü; “vecchio” da eski anlamına gelir. 14. yy’da yapılmış Ponte Vecchio, şehrin ortasından geçen Arno nehri üzerindeki altı köprüden en eski olanıdır; ve belki de bu özelliğiyle ismine en uygun. II.Dünya Savaşı’ndan ve 1966 yılındaki selden kurtulmuştur. Bir ucunda Uffici, diğer ucunda da Medici Sarayı bulunur. İlk yapıldığında köprü üzerinde manavlar ve kasaplar varken daha sonra bu dükkanlar kuyumcuya dönüşmüştür.

Köprü üzerinde devam ettiğinizde tam ortada Floransalı ünlü kuyumcu ve heykel ustası Benvenuto Cellini’nin büstünü görebilirsiniz. Tam bu noktada muhteşem fotoğraf kareleri yakalayabilir, Arno Nehri’nin güzelliğini uzun uzun seyredebilirsiniz. Bu köprü, Google’a Floransa yazdığınızda en çok gördüğünüz resimlerden bir diğeridir. Nehri arkaya alıp mutlaka bir fotoğraf çektirmek gerekir!

Bu köprüye gelmişken Vasari Koridoru’nu da görmeden geçemeyiz. Manelli ailesi Medici’nin (O zamanın dükü) geçişine izin vermeyince bu koridor, Vecchio ve Pitti saraylarını birbirine bağlaması amacıyla Giorgio Vasari tarafından yapılmıştır. Bu ünlü koridoru dışarıdan görmek mümkün, şayet içeriden görmek isterseniz biletinizi önceden almanız gerekmektedir.

 

 

 

Piazzale Michelangelo: Muhteşem Floransa manzarasıyla ünlü bu meydan, şehri ziyaret edenlerin olmaz olmaz duraklarından. 1869 yılında mimar Giuseppe Poggi tarafından tasarlanmış ve Michelangelo’ya adanmıştır. Şehrin tüm köprülerini ve ünlü noktalarını görebileceğiniz bu meydana yürüyerek ya da otobüsle ulaşabilirsiniz. Panoramik fotoğraf meraklıları için en önemli durak!


Palazzo Pitti: Floransa’da gezilecek yerlerin arasındaki en önemli duraklardan biri olan saray 15. yüzyılda inşa edilmeye başlanmış ve 1550 yılında Dük Medici’nin eşi Eleonora da Toledo tarafından satın alınmıştır. Daha sonrasında da ailenin ikamet ettiği saray haline gelmiştir. Sarayın sol tarafında Dük, sağ tarafında da varisleri kalırmış. İkame edileceğinden dolayı saraya, bugünkü haline gelene kadar çeşitli mimarlar tarafından eklemeler ve düzeltmeler yapılmıştır.

 

Sarayın bünyesinde bir çok müze bulunmaktadır, Porselen MüzesiGümüş Müzesi, dönemi yansıtan Kostüm, Sanat ve Dekorasyon müzeleri. Bu müzeleri gezerek o dönemi ve yaşantıları daha yakından tanıyabilirsiniz.

 

Sarayın avlusunda Herkül heykeli ve Pietro Tacca tarafından yapılan çeşme bulunmaktadır. Sarayın giriş kapısının tam karşısından da sarayın arka tarafındaki büyük Boboli Bahçeleri‘ne açılan kapı bulunmaktadır.

 

 

 

Il Giardino di Boboli: Pitti Sarayı’ndan sonra mutlaka gezmeniz gereken bir durak olarak Boboli Bahçeleri… Sarayın avlusundan bahçeye açılan kapı sanki sizi başka bir boyuta taşır. Bir anda sessizliğin, huzurun, yeşilin ve Rönesans döneminin ortasında buluverirsiniz kendinizi. Bu kapıdan girince sizi ilk olarak amfi tiyatro karşılar. 16. ve 17.yy heykelleriyle bir açık hava müzesi gibidir. Aynı eksen boyunca Neptün Çeşmesi (Fountain of the Fork), Stoldo Lorenzi tarafından yapılan Neptün Heykeli’ni  ve devam ettiğinizde Toskana’nın bereketini simgeleyen Plenty heykelini (Abbondanza) görebilirsiniz.

 

 

 

 

Yol boyunca sayısız heykel, tarihi eser ve sanatsal çalışma görebileceğiniz bu devasa bahçede saatlerin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız bile. Hafif yokuşlu patikalardan yürürken heykeller arasında fotoğraf çektirmeyi, ara sıra banklarda dinlenip huzuru ve sessizliği dinlemeyi, Okyanus Çeşmesi (Vasca dell’isola)’ndeki limon çiçeklerini seyretmeyi sakın pas geçmeyin.

 

 

 

 


Ayrıca Dan Brown’un Cehennem (Inferno) adlı kitabında geçen pek çok heykeli bu bahçelerde ziyaret edebilirsiniz. 

 

Mercato Centrale: Floransa’da, uğrayıp bölgenin taze ürünlerini görüp tadabileceğiniz bir sürü günlük açılan pazar bulunmakta. Toskana Bölgesi çok verimli, çok üretken bir bölge olduğu için sayısız taze ve leziz yiyecekle karşılaşabilirsiniz. Mercato Centrale (Merkez Pazar), Ariento Caddesi’nde San Lorenzo pazarının içerisinde bulunmaktadır. Sabah 7’den öğlen 2’ye kadar açık olup, Pazar günleri ve tatillerde kapalıdır.

 

Fiesole: Floransa’yı gezdikten sonra mutlaka 1 günü de hem güzel manzaralı hem de hala tarihin izlerini taşıyan Fiesole’ye ayırmak gerekir. San Marco meydanından binilebilecek 7 numaralı otobüs sizi Toskana’yı daha da yakından tanıyabileceğiniz bu küçük şehre ulaştıracaktır. En önemli tarihi yapısı, geçmişi 11. yüzyıla dayanan San Romolo Katedralidir. Hemen yanında Roma tiyatrosunu görebilirsiniz. Yaklaşık üç bin kişi kapasiteli bu tiyatronun geçmişi de İ.Ö. 100 lere dayanmaktadır.

Geldiğinize değecek bir başka durak da San Franceso kilisesidir. Dik yokuşu takip ederek ulaştığınız kiliseden Floransa’nın en güzel manzarasını görebilir ve eğer fotoğraf meraklısıysanız en güzel kareler için seve seve saatlerinizi harcayabilirsiniz. Dönüş yolunda gene otobüsle merkeze dönebilir ya da yürüyerek dönmeyi tercih ederseniz hem güzel yeşil manzaraların görselliğinin tadına varıp, hem de Toskana’yı yaşayarak keşfedebilirsiniz. 

 

Bu tarih kokan şehirde yukarıdaki kısaca bahsettiğim duraklardan çok çok daha fazlasını bulabilirsiniz. Geniş ve bol vaktiniz varsa aşağıdaki rotalarda uzun uzun gezerek ve bilakis sokaklarda kaybolarak, bol bol tarih kokan Floransa’nın tadını çıkarmanızı tavsiye ederim. Bir kaç rota tavsiyesi olarak:


I. Vaftizhane – Duomo – Medici Palace – Medici Şapelleri

II. Palazzo Vecchio – Uffizi – Science Museum

III. Santa Maria Novella – Ponte Vecchio – Pitti Palace – Boboli Bahçeleri

IV. Michelangelo Meydanı – Forte di Belvedere

V. Floransa – Fiesole


Her adımda sizi başka bir boyuttaymışsınız gibi hissettiren, huzur veren bu şehri umarım bir kez daha ziyaret edebilirim…

Share This:

La citta’ dei miei sogni: Firenze

Küçük yaştayken, yapılacaklar ve hedefler diye iki tane liste yapardım. Daha hevesle çalışır, hedeflerime ulaşınca daha çok mutlu olurdum. Zaman geçtikçe, hedefler büyümeye, bir noktadan sonra türlü imkanlar tekrar gözden geçirilince bu hedefler hayallere dönüşmeye başladı. Floransa’ya gitme hedefini (ve sonradan gerçekleşene kadar hayal olarak kalacaktı) listeme yazdığım anı çok net hatırlıyorum. Tv8’in taze zamanlarıydı; çok güzel, izlenesi programlar yayınlanırdı. Programın ismini hatırlamıyorum ama bakır kızıl renkte kısa saçlı bir sunucu her hafta bir ülkeyi gezip seyahat programı yapıyordu. Düzenli izlediğimi hatırlamıyorum, çünkü o zaman seyahat etme, yeni ülke görme zevkini henüz tatmamıştım. Bir hafta sonu denk geldiğim bölüm Floransa’ydı. Gördükçe, anlatılanları dinledikçe neden bilmem ama büyülendim. Floransa’ya gitmek, o gördüğüm yerlerde bilakis bulunmak istedim ve hemen günlüğümün arasındaki hedefler listemin yazılı olduğu kağıdı çıkartıp ilk sıraya yerleştiriverdim.

Ve Floransa’ya gitme hedefim uzun bir süre de zirvede kaldı diyebilirim, yanına İtalya kültürü ve dili merakını da aldı, kartopu gibi yuvarlandı, büyüdü durdu. Floransa’da dil okullarına mı başvurmadığım kaldı, yoksa aslında geleceğinin olmadığını bal gibi de bildiğim master programlarına katılmadığım mı. Takıntılı gibi ucu bir şekilde Floransa’ya, İtalya’ya dokunacak her şeye katılmaya, eni konu her şeyi araştırmaya başladım. Ama üniversitenin bitmesiyle o ana kadar fark edemediğiniz gelecek kaygısı içine girip hem maddi hem de manevi olarak koşulları sağlayamadığımdan hedefler listemi revize edip, Floransa’yı hayaller listeme taşımak zorunda kaldım. Bu zaman içerisinde girdiğim her İtalyanca dersinde, izlediğim her İtalya belgeselinde, dinlediğim her İtalyanca şarkıda umutla karışık bir hüzün hissettim.

Acaba bir tek beni mi bu kadar çok etkiliyorum bilmiyorum ama bence İtalya; tarihi, dili, müziği, halkı, kültürü ile kocaman bir dünya. Hepsi birbirinden bir şeyler alıyor, kendine katıyor. Siz de ucundan bir yerden değdiyseniz eğer, sizi de bu dünyanın içine sokuveriyor bir anda. Azıcık dilinden anlamaya başlayınca yaşamları, kültürü etkilemeye başlıyor; müziği kulağınıza bir başka geliyor; insanlarıyla benzerlikleri daha çok gözünüze çarpıyor, sanki Floransa uzak bir ülke değil de uzun süredir göremediğiniz ve en yakın bir fırsatta ziyaret etmeyi planladığınız büyükbabanızın o eski bağ evi gibi. Üzüm salkımları, fırında pişen ekmek, güzel kokulu meyveler, sıcacık aile bağları… Sanırım fazla kaptırdım kendimi… :)

İşte yıllarca içimde bu büyülü hisle bekledikten sonra hayalim gerçek oldu. Hem de hiç düşünemeyeceğim kadar güzel bir şekilde… Dünyanın en düşünceli eşine sahibim ki benimle evlenmesi beni yeterince mutlu etmezmiş gibi bir de balayına Floransa’ya gitmeyi teklif edince en büyük hayalimin hafiften hedefler listeme geri dönebileceğini hissettim. Çok heyecanlıydı, şehre adımımı atana kadar da bu durum değişmedi. Önce kabaca gidiş-dönüş rotasını belirleyip uçak biletlerimizi aldık, sonra otel ve vize halloldu. Geriye de bir sürü zaman ve bu 1 haftayı nasıl dolu dolu geçirebiliriz diye bana araştırma yapıp plan hazırlamak kaldı.

O kadar çok hissettiğim, tattığım şey, yaşadığım güzellik var ki; korkarım, şehri anlatmak için yazım sayfalarca sürebilir.

Önce kısacık genel bir bilgiyle başlamak isterim.

Floransa, bölgelerden oluşan ülkenin Toskana bölgesinin başkentidir. Siena, Pisa, Bologna ve San Marino’yla çevrelenmiş bu şehir aynı zamanda İtalyan Rönesansı’nın da doğduğu yerdir. Zamanında ülkenin başkentliğini de yapmıştır. İsmi aslında “Florentina”dır; çiçekler şehri anlamına gelir. Zaten amblemi de beyaz zemin üzerine Florens navruzundan gelen (Iris Filorentina) kırmızı zambaktır. Bu amblem ilk belirlendiğinde kırmızı zemin üzerine beyaz zambak şeklindeymış, fakat 1252 yılında şehir kendini Alman yönetiminden kurtardıktan sonra bu renkler yer değiştirilmiş ve şimdiki halini almış. O zamandan bu zamana şehrin pek çok yerinde çeşitli şekillerde kullanılmakta.

 

 

Floransa’ya ulaşım konusunda hemen her Avrupa ülkesinde göreceğiniz kolaylıkları bu şehirde de göreceksiniz. Kent merkezine yakın bir havaalanı bulunmaktadır; Amerigo Vespucci Havaalanı. Bu havaalanına pek çok Avrupa şehrinden uçuş mevcut. Aynı zamanda çevredeki Roma, Bologna, Milano şehirlerinden hızlı tren ile de Floransa’ya ulaşımı sağlayabilirsiniz. İstanbul’dan THY ve Pegasus’un (Floransa hariç) İtalya’nın pek çok şehrine direkt uçuşu var. Biz de Floransa’ya ulaşmak için ikinci yolu tercih ettik ve Bologna’ya inip oradan hızlı tren ile hayallerimdeki şehre vardık.

Tren, şehirler arasında en çok kullanılan ulaşım şekli. Seferlerin sıklığı, tren ağının çok geniş olması ve servisin çok kullanışlı olması gerçekten de treni seçmemek için bir sebep bırakmıyor. Tren biletlerini http://www.trenitalia.com/ sitesinden alabilirsiniz. Böylece istediğiniz gün, istediğiniz saat ve istediğiniz yerden bilet alabiliyorsunuz. 30 gün öncesinden alırsanız “meno 30” kampanyasıyla ücrette %30 bir indirim olmuş oluyor. Bundan sonra mailinize PNR koduyla biletiniz geliyor, isterseniz çıktı alın isterseniz telefonunuza kaydedin ama mutlaka yolculuk esnasında yanınızda bulundurun. Çünkü istasyon girişinde ya da trenlere binişte kimse size bilet sormuyor, güzelce uygun yerde treninizi bekleyip, geldiğinde yerinize oturuyorsunuz. Tabi bu durum suistimalleri de bazen beraberinde getirebiliyor. Örneğin yerinizde başka birisi oturmuş olabiliyor ve sizin geldiğinizi anladığında hemen kalkıp başka bir boş yere oturuyor. Böyle durumları engellemek için de tren seyir halindeyken bilet kontrolü yapılabiliyor, bu durumda biletinizi gösteremezseniz anında cezai işlem uygulanıyor. Zaten genel olarak Avrupa’daki eğilim karşıdakine %100 güven yönünde ama bir kere bu güveni sarsacak bir hareket yaparsanız da ceza telafisiz olarak uygulanıyor.

Tren yolculuğuna dönecek olursak, Bologna-Floransa arası yolculuk yarım saat sürüyor. Konforlu ve güzel manzaralı otuz dakikanın ardından Floransa SantaMaria Novella tren istasyonuna varıyoruz. Bizi bir sürü platformun bulunduğu eski ama görkemli bir istasyon karşılıyor. Önce bir İtalya havasını içimize çekip, sonra Floransa toprağında ilk fotoğrafımızı çektiriyoruz :)

 
 


Şehir zaten yürüyerek gezilebilecek kadar bir alanda olduğundan otelimize yürüyerek gitmek istedik. Bizi 5 gün boyunca ağırlayacak otelimiz ünlü Ponte Vecchio köprüsünün yanındaki Hotel PittiPalace al Ponte Vecchio idi. Minik ve dar sokakların birleştiği bir noktada yer alan otelin konumu inanılmaz güzeldi. Pencereden bakınca bir tarafta köprünün her daim ev sahipliği yaptığı fotoğraf meraklısı turistleri, diğer tarafta elinde bir dilim pizza ile öğle yemeğini ayakta geçiştiren ziyaretçileri, öbür tarafta nezih bir lokantada Chiantisini yudumlayan ve hayata karşı hiç de acelesi olmayan yerlileri görmek mümkün. Odaları, mimarisi, sessizliği ile otelde lüks içinde boğulmaktansa şehri keşfetmek isteyenlerin çok memnun kalarak tercih edebilecekleri bir otel.

 

 

Yeni bir şehre, ülkeye gittiğimde en sevdiğim an havaalanından/tren istasyonundan çıkıp otele doğru yol almaya başladığım andır; şehirle ilk tanıştığım, ne kadar yorgun olursam olayım bir anda sayısız gözlem yaptığım, ayrıntılarda zevkle boğulduğum dakikalar. İlk izlenimim yaşadığımız şehirden Floransa’ya geldiğimizde sanki başka bir boyuta geçmiş gibi olduğumuzdu. Adım attığınız her yerde tarihin izini görmek mümkün. Hiçbir bina, köprü es geçilmemiş, hepsinde bir sanat dokunuşu bir incelik var. Her binanın, her eserin bir hikayesi, bir geçmişi var. Bunun yanı sıra günümüz sanat ve esprilerini de görmek mümkün. O kadar tarihi dokunuşun arasında şehre ayak basar basmaz fark edeceğiniz bir diğer şey de yol tabelalarındaki esprili çizimler. Biz ilk fark ettiğimizde sadece o tabelaya ait bir şeymiş gibi düşünmüştük ama rast geldiğimiz her yol tabelasında bir farklılık görünce bu durumu araştırma gereği gördük. Tüm bu sokak sanatı Floransa’da yaşayan Fransız sanatçı Clet Abraham‘a ait.

 
 

Yolda gördüğüm yerlerden fazlasını görmek için sabırsızlanıyorum fakat şehre varışımız akşam olduğu için ufak bir çevre gezisi ve atıştırmadan sonra dinlenmek ve ertesi günkü yoğun şehir turumuza hazırlanmak için otelimize çekiliyoruz. Buraya gelmeden önce yaptığım uzun araştırmalar sonucunda rotalar ve detaylarıyla birlikte gezilecek yerleri çıkartmıştım. Bu ufak birikimimi bir sonraki yazımda Floransa’da turist olacaklara ve şehri yeni keşfedeceklere ufak bir yardım olarak paylaşacağım.

 

 

 

Share This: