BSO-Eski Dünyadan Konseri

Geçtiğimiz haftasonu Bilkent Senfoni Orkestrası‘nın Eski Dünyadan adlı konserine gittik. Yoğun iş hayatının arasında kısacık molalarla insanın ruhunu beslemesi güzel oluyor. Hele özellikle böyle güzel icralara denk geliyorsanız iki saatlik sürede adeta ruhunuz besleniyor, yenileniyor.

Son dönemde oldukça sıkı takip ettiğimiz ve katıldığımız BSO konserlerinde bu sefer keman solisti ve orkestra şefi Guy Braunstein ve flüt sanatçısı Gili Schwarzman yer aldı. Açıkçası bu konsere bilet alırken solistlerden birinin flüt olması ve genel programın zenginliği kararımı etkilemişti. Fakat solistlerin yorumlarının tadı da eklenince gerçekten çok keyifli bir konser oldu. Sayfamda paylaşmadan edemedim.

Birinci bölümde, ilk olarak Guy Braunstein solistliği ve şefliğinde Beethoven’ın keman için bestelediği 2. numaralı Fa Majör Romans’ını dinledik. Başarılı bir müzik hayatı olan Tel Aviv doğumlu sanatçı, eser boyunca notaları çok zarif bir şekilde icra etti. Tabi ki bunda sanatçının 1679 yılı Francesco Roggieri yapımı bir kemanı çalmasının da etkisi vardır diye düşünüyorum. Ama daha ilk notadan dinleyici kavrayan bir tonu vardı. Orkestranın tecrübesinin üzerine solistin bir de kadife gibi kulak okşayan tonu eklenince tadından yenmez bir yorum ortaya çıktı.

Akabinde sahneye flüt sanatçısı Gili Schwarzman geldi ve gene orkestraya Guy Braunstein şeflik etti. Önce Tchaikovsky’den Lenski’nin Aryası’nı ve ardından da F. Poulenc Op.93 No:2 Flüt Sonatı’nı dinledik. Açıkçası en çok flüt sonatını merakla bekledim. Jean-Pierre Rampal için bestelenen bu eserde, hem teknik açıdan zor pasajlar hem de bir anda kalbe dokunan cantabile cümleler olduğundan hem teknik hem de yorum açısından bir miktar zor bir eser. Eser içerisinde birbirine bağlı devinimler yer alıyor. Belki solistin sonoritede geride kaldığı yerler olsa da genel olarak kulak tazeleyen bir performans olduğunu söyleyebilirim.

İlk yarı bu şekilde flüt ve kemanın solist olduğu eserlere ayrılmışken, ikinci yarıda ise Bilkent Senfoni Orkestrası’nın deneyimli sanatçılarından Dvorak‘ın 9 numaralı Mi Minör Senfonisi’ni dinledik. Diğer bir ismi “Yeni Dünyadan” olan senfoniyi Dvorak Amerika’da bulunduğu sürede yazmış, dolayısıyla Kızılderili müziklerinden ve o dönemden etkilenerek bestelemiş. Dört bölümde oluşan senfonide yer yer pastoral hisler yer yer çok sert notalar duymak mümkün. Hem melodisi hem de sanıyorum ki ismindeki anlamdan dolayı Neil Armstrong aya yolculuğunda bu senfoniyi dinlemiş. En çok tanınan bölümü 4. bölümüyken benim favorim özellikle 2. bölüm; Largo. Tabi ki gene şefliğini Guy Braunstein’ın yaptığını söylemeye gerek yok. Burada görmüş olduk ki, keman solistliğinde gösterdiği usta yorumu ayı şekilde orkestra yönetirken de bizlere aktarabiliyor. Eser zaten parlamaya çok müsait ama sanatçının yerinde vurguları ve ufak nüanslarıyla daha da ortaya çıkmış diyebiliriz. Bu senfoniyi de mini playlistime eklemekte fayda var!

Özetle yinelemek gerekirse gerek sanatçıların yorumları gerek repertuvarın cazibesi kulaklarımızın pasını alarak bizlere çok güzel bir cumartesi akşamı yaşattı. Tüm sanatçılara emekleri için teşekkürler.

Bu konserin repertuvarındaki eserleri dinlemek için aşağıdaki linkleri kullanabilirsiniz:

F. Poulenc – L. Berkeley Flüt Sonatı, Op.93 No.2

 

A. Dvorak Senfoni No.9, Mi minör, Op.95 “Yeni Dünyadan”

 

L. van Beethoven Romans No.2, Fa majör, Op.50

Share This:

Mini playlist

Klasik müzik CDleri (özellikle toplama olanlar) müzik marketlerde çoğu zaman promosyona maruz kalıp, beyaz sepetlerin içinde keşfedilmeyi, alıcılarını beklerler. Nitekim ilk klasik müzik cdlerim böyle bir durumdayken gözüme çarpmıştı. Yeni aldığım CD çalarlı müzik setime (diğerleri çok pahalı olduğu için) sırf CDm olsun diye normalde alınamayacak bir fiyata sepetten 2 tane CD almıştım; Mozart’ın 3 numaralı Mi Bemol Korno konçertosu ve Beethoven’ın 3. Senfonisi, diğer bir deyişle Eroica. Henüz o zamanlar güzelliğini keşfedemediğim bu CDleri, ders çalışırken, test çözerken dinlemeye çalışırdım ama çoğu zaman bu dakikalar, kısa süre sonra iç daralmasını takiben yerini radyoya bırakırdı.

Klasik müzik kendini bana sevdirene kadar, her dinlediğimde yağmurlu ve kasvetli pazar günlerini anımsatan ve içimi daraltan bir tür oldu. Dinleyenleri çok snob, zorla kendilerini elit hissettirmeye çalışanlar olarak görürdüm. Şu anki halimi göz önüne alınca ne kadar komikmişim o zamanlar diyorum :) Ne zaman ki, hafiften içine girdim, minicik onaltılık bir notanın esere nasıl değişiklik kattığını fark edebilir oldum, klasik eserlerden inanılmaz zevk almaya başladım. Her bir notanın nasıl özenilerek yerleştirildiği, o tüm enstrümanların bütünlüğü, sadece dikkatini verirsen fark edilebilecek nüanslar… Yüzyıllardır aynı eserler icra edilse de hiçbir eserin heyecanın bitmeyişinin nedenini belki de bu ufak ayrıntılar oluşturuyor. 
 
Ülkemizde malesef klasik müzik dinleyicisi çok küçük bir ivmeyle artıyor. Kimi hiç tanışmamış kimi de bu türe karşı benim ilk zamanlar hissettiğim kasveti hissediyor. Günümüzde zaten bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan sahnelerin, geliştirilmeyi bırakın kapatılması zaten ülkenin genel algısının nerede olduğunu gösteriyor. Gene de ufak çabalarla belki de her yıl kitle büyüyordur diye umuyorum. Bu şekilde avunmak çok üzücü ama örneğin, CSO’nun yılın önemli günlerinde yaptığı halk konserlerinde kitleyi ufacık bir yerden yakalayabilecek eserleri repertuarlarına almaları bence güzel bir şey. Malum, halkımız hafif el çırpmalı, omuz sallamalı ritmik parçaları sevdiği için çok ağır ve kasvetli eserlerden ziyade o anda odağı dağıtmayacak neşeli, eğlenceli eserlere görece daha fazla yer vermeleri klasik müzik algısını aşılayabilen bir şey. 
 
Konu müzikten açılmışken bu yazıyı da yazıp sonra coğrafyalar konumuza geri döneceğim. Klasik müziğe aşına olanların bu satırları naçizane bir müzik sohbeti olarak algılamalarını, hiç klasik müziği tatmamış olanların ise bu yazının sonunda belki bir ucundan zevki yakalayabilmesini umuyorum.
 
Dinlerken kana kana su içiyormuşum gibi hissettiğim 10 eseri burada paylaşmak istedim :) Altlarına da benim yorumlarını en beğendiğim linkleri ekledim. Klasik müzik görsellikten çok işitselliğe hitap ettiği için, videoları izlemeden, cd dinler gibi arka arkaya dinlemek nüansları çok daha iyi fark etmeye yardımcı olacaktır. 
 
 

1. Franz Schubert – String Quartet No 14 D minor (Death and the Maiden)

 
Birkaç sene önce Odtü şenliklerinde izlediğim Ariel Dorfman’ın Death and the Maiden adlı tiyatro oyununda duymuştum ilk defa bu eseri. Etkileyici vurguları, neredeyse hikayeyi kendisi anlatacak notalarıyla muhteşem bir yaylı ziyafeti olan bu cd arşivimde çok kısa süre sonra yer edinmiş oldu. Dört bölümden oluşan eserin hangi bölümünü en çok sevdiğime karar veremedim. En iyisi mi sıradan başlamak…
 
 
 
2. Jorge Cardoso – Milonga
 
Bu eserle BaroktanLatine vasıtasıyla tanıştım. Konserlerin vazgeçilmez gitar düetlerinden biri olan eser, ünlü gitar sanatçısı Cardoso’nun bestesi. Hüzünlü bir hissi barındırıyor ama saf bir su gibi tınlayan gitar telleriyle en iyi icrayı bestecinin kendisi yapıyor (bence).
 
 
 
3. Dimitri Shostakovich – Waltz no:2
 
Rus besteci Shostakovich’in dinlediğinizde muhtemelen tanıdık gelecek ünlü valsi, orti’mle konserlerde ve dinleti açılışında defalarca çaldığımız eser. Artık melodisini ezberlesem de her türlü düzenlemesini hala içim mutluluk dolarak dinliyorum. Hem güzel eser, hem de bana özlem dolu anılarımı hatırlatıyor.
 
 
 
4. Ulvi Cemal Erkin – Köçekçe
Türk Beşleri‘mizden biri olan Ulvi Cemal Erkin’in 1942 yılında orkestra için yaptığı bu bestesi benim en sevdiğim klasik müzik eseri. Türk ezgisi, havası, batı enstrümanlarına o kadar güzel yansımış ki, her nota sanki ülkenin bir taşı, toprağı. Bu eser, bu ülkede imkan olsa nasıl güzel şeyler çıkacağının bir göstergesi. Çok seviyorum.
 
 
 
5. Bach – Cello suite No:1 in G
 
Viyolonsel için yazılmış bu eser, barok dönemin en önemli bestecisi olan Bach’a ait. Pek çok başka enstrüman için transpoze edilip icra edilmiş olsa da bence en güzeli doğal hali, viyolonsel için olanı…
 
 
 
6. Tchaikovsky – Valse Sentimentale
 
Yer yer hüzünlü, duygusal, yer yer kırlarda hoplayıp zıplıyormuşsunuz gibi neşeli bir eser. Çeşitli enstrümanlar için çok farklı düzenlemeleri yapılmış şimdiye kadar, hepsi ayrı yakışmış. Bu eserde flüt-arp düet yapmak isterdim.
 
 
7. Antonin Dvorák – Humoresque no 7
 
Orijinali piyano için bestelenmiş olsa da yaylılara çok yakışan bir melodisi var. 
 
 
 
8. Giuseppe Verdi – La donna è mobile
Verdi‘nin Rigoletto operasından olan bu aryanın benim için farklı bir yeri var. Dedemin son zamanlarında en çok söylediği eserdi, o yüzden ne zaman dinlesem aklıma yemek sonrasında hepimiz masadayken gücü elverdiğince bizlere verdiği mini konser gelir.

 

9. Alessandro Marcello – Oboe Concerto in Re minor
Obua‘nın nefesliler arasında özel bir yeri vardır. Tanrının sesi olarak bilinir. E, bundandır ki tüm orkestra akordunu obuaya göre yapar :)
Konçertonun üç bölümü de birbirinden güzel ama benim en sevdiğim ikinci bölüm, Adagio. Sırf bu eser için bile obua çalmak isteyebilir insan..
 

 

10. Wolfgang Amadeus Mozart – Flute Concerto in Re majör
En sevdiğim flüt konçertosu.. Şöyle güzel bir orkestrayla en çok bu konçertoyu çalmak isterdim. 
 

Share This:

İşin müzik boyutu

Gezi, seyahat, yeni ülkeler, kültürler diye yola çıktık ama hem bahsetmekten çok hoşlandığım hem de ülkeler ve kültürlerle etkileşim içinde olan bir konu daha var: müzik :)


Çevrem bilir ki müzik ile çok yakın bir ilişki içindeydim; geçmiş zaman kullanıyorum çünkü hem zamansızlık hem de biraz küskünlükten şu an sadece dinlemekle yetiniyorum. Ama düşününce gerçekten de en temel besin kaynaklarımdan biri yok olmuş gibi hissediyorum.


Flütle ilk defa orta okulda, annemle gittiğim bir tiyatroda tanıştım. Sahnenin sağında 3 tane müzisyen vardı; flüt, gitar ve diğeri… Ne gittiğim oyunu hatırlıyorum ne de en son müzisyenin ne çaldığını. Sadece karanlıkta sahne ışığı ve parlayan gümüş bir flüt görüyorum ve hatırlıyorum. Hem sesi hem görüntüsü o kadar büyülemişti ki sonrasında annemle babamın günlerce başının etini yemiştim. O gördüğüm parlak flüdü hayal ederek orta okul günlerimi süsleyen mavi yamaha blok flüdümle her akşam Çanakkale Türküsü’nü çalardım. Neden Çanakkale Türküsü? Onu da bilmiyorum. Çalarken insanı “hislendiren” notaları olduğu için belki de.


Günler süren türkü eziyetim ve yan flüt ısrarım neticesinde canım babam flüt hocası araştırmasına girmiş. Bir gün annem, babam ve ben, babamın bulduğu hocanın evine görüşmeye gittik. Gene yanımda mavi yamaha blok flüdüm vardı… Görüşmeye gittiğimiz hoca, Ankara’nın ünlü konservatuarındanmış, biraz daha aklım erince öğrenmiştim. O gün, o anlar, piyanosuna kadar tüm salonunun
 ve hocanın bütün ayrıntıları şu an hala aklımda. Kulağım, müzik bilgim, fiziksel yapım kontrol edildikten sonra yanımda getirdiğim mavi blok flüdümle gene Çanakkale Türküsü’nü çaldığımı hatırlıyorum. Görüşme sonucunda ne oldu derseniz; eğitimci kimlikten çok, sadece ama sadece para odaklı bir yaklaşım gördüğümüz için o gün o eve götürdüğüm masum müzik sevgimi büyütemeden o salonda bırakmış oldum.


Müzik, istek ve yetenekle bir yerlere geliyor ama günümüzde bazı aileler sınav ya da dersane parası derdi yok diye evlatlarını belki de ileride nefret edeceğini düşünmeden askeri okula yazdırır gibi konservatuarlara yazdırıyorlar. O yaşta, belki de o mavi yamaha blok flüt ona hayat boyu yetecekken müziğe daha ısınmadan notadan soğuyorlar. Bu madalyonun bir yüzü. Bir diğer yüzü de eğitimci tarafı. Bu noktada da benim gözümde eğitimciler üçe ayrılıyor; müthiş bir ego seviyesiyle amatör müzisyeni kale almayan, sadece konservatuar mezunları müzik yapabilir düşüncesindekiler; aslında yaptığının müziği öğretmek, bilgilerini aktarmak olduğunu bilmeden öğrencilerini para kazandıran bir robot gibi görenler; ve sonuncusu da hem iyi müzisyen olup hem de birikimlerini gerçekten aktarmak, öğretmek isteyen eğitimciler.


Sektörün keskin ucunu gördüğümüz o günden sonra benim başlayamayan amatör yan flüt hayatım bitmiş oldu. Daha doğrusu o zamanlar ben de bilmiyordum, bitmemiş, sadece o anda dondurulmuş. O zamanların popüler sınavı Anadolu Lisesi sınavı yüzünden dershane-okul gitgeli arasında uygun zaman olmadığından haftada bir gördüğümüz müzik dersinde mavi flüdümle minik eserlere çalışarak ve akşamları evde Çanakkale Türküsü’nde uzmanlaşarak müzik kariyerime bir süre daha bu şekilde devam ettim :)


Sonra sınavlar birbirini takip etti, aylar, yıllar geçti; girdik Odtü’ye. Ne olduysa benim flüt aşkı gene bir depreşti. Daha elimde yan flüt yokken hevesle metodlara baktığımı hatırlıyorum. Sonra da 300tl paramı cebime koyup 
babamla birlikte Kızılay’da bir pasajdan dükkan sahibinin de yönlendirmesiyle markasız bir Çin flüdü aldık. Kutusuyla birlikte Kızılay’dan eve gelişimizi hatırlıyorum.. Dünyanın en mutlu insanı gibi kalabalıkları yarıyor, o düzensiz Kızılay karmaşasında evrenin en kıymetli şeyine sahip kişiymişim gibi yürüyordum :)


Ve yan flütle tatlı tanışıklığımız bu şekilde başlamış oldu. 


Yazıldığım ilk kursta Zeynep Hoca ile tanıştım, beni çok kısa sürede çok iyi yönlendirerek gerçekten iyi bir seviyeye getirdi. Sonra derslere okulda devam ettim; Hande Hoca’yla tanıştım, yaklaşık 1-2 dönem ondan ders aldım ve sonra Aycan Hoca’nın derslerine girmeye başladım. Mezun olana kadar da haftada bir, belki de maksimum 20 dakika süren derslerde Aycan Hoca’nın birikimlerinden yararlanmaya çalıştım. Hepsine, bana aktardıkları ve müzisyen kimliğimi geliştirdikleri için her zaman çok büyük bir teşekkür borçluyum.

 


Ama en çok teşekkürü hak eden başka bir hocam var ki; ne desem, ne yazsam az gelir.


Üniversite 2. sınıftayken Hande Hoca’nın, telefon numarasının yazdığı kağıdı uzatarak “Müzik gruplarına flütçü arıyorlarmış, katılmak istersen numarasını vereyim” dediği gün ile resmi olmayan BaroktanLatine günlerim başlamış oldu… Beni Ankara dışı şehirlerde, üniversitelerde, canlı yayınlarda verilecek konserlerle, tur otobüsleriyle kandırarak hem kendi odam dışında bir yerde müzik yapabileceğim hem de çok güzel dostluklarımın oluşacağı bir ortama kabul eden Suat Hoca’ya sonsuz sevgi ve teşekkürlerimi sunuyorum :) Hem iyi bir müzisyen, hem kaliteli (ve benim sınıflandırmama göre 3. kategoriye giren) eğitimci kimliğiyle hem de mükemmel sade vatandaş kişiliğiyle hayatımda olduğu için kendimi gerçekten çok mutlu ve şanslı hissediyorum. Her denememde, her teşebbüsümde yanımda ve daha çok da arkamda olduğu için hayatımdaki yeri bambaşka :)

 
 
 
 
 

 


Küçük yaşta başlayan yan flüt sevgimin, müziğin daha derinine inince tutkuya dönüştüğünü söylesem sanırım yanlış olmaz. Yoğun çalışma tempoları, müziğe ve yan flüde derin bir ilgi ve koşulsuz bağlılık neticesinde hayaller listeme yeni yeni maddeler eklenmiş oldu. Ama kah maddi, kah manevi elverişsizlikler sonucunda, bazen yaş yüzünden, bazen eğitim eksikliğinden bu maddeler hedefler listeme geçmeye hak kazanamadı. Ama inanıyorum ki paralel evrenlerin birinde flüdüyle sahnede parlayan çok başarılı bir flütçü var, adı Özge… Ne zaman ki bunu düşünsem, içimde ufak bir şeyler cız ediyor ve artık flütten biraz daha uzaklaştırıyor. Hayallerim, belki yaşayacağım başka bir hayata kaldı ama bu yolda çok güzel dostluklar tadıp, hep mutlulukla, özlemle hatırlayacağım hatıralar biriktirdim. Gene de müzikle yaşamaya devam…

 


Share This: