Masal şehir Brugge

Ekim ayındaki bir haftalık tatilimizi çok verimli ve güzel geçirdiğimizi düşünüyorum. Aslında plan yapma ve kaynak ayırma konusunda (euro sağolsun) oldukça zorlansak da sonunda gerçekten de yaşanmaya değer, çok güzel hatıralar biriktirdiğimiz bir hafta geçirdik.

Özellikle In Brugge filmini izledikten sonra Brüj’e karşı duyduğum merak ve her iki yerin de övgülerle anlatılması planlamadaki karar sürecimizi sona yaklaştırdı; ve önce Brüj sonra Amsterdam olacak şekilde seyahatimizi planladık ve hemen biletlerimizi alıverdik… :)

Dönüşte kolaylık yaşamak için tatilimizin ilk yarısını Brüj’e ayırdık. Amsterdam Schipol Havaalanı‘na indikten sonra tren ile Brüj’e geçmek için önceden internet üzerinden biletlerimizi aldık. Bu siteden kalkış ve varış duraklarını seçerek pek çok saat seçeneğine göre tren bileti bulabilirsiniz. Sitede açıkça yazıyor mu bilemiyorum (ya da ülkemizde tren ulaşımı o kadar gelişmemiş ki çok cahil kalmışız) ama seyahatinize uygun bileti alırken ufak bir nüansa dikkat etmek gerekli. Seçtiğiniz yolculuk için farklı saatlerde iki tip tren var: Thalys ve Intercity. Thalys biraz daha pahalı ama hızlı olduğundan seyahat süresi daha kısa. Tam tersine Intercity ise daha ucuz ama daha fazla aktarmalı ve biraz daha uzun seyahat süresine sahip. Fakat Intercity’nin en önemli özelliği gün içerisinde belirtilen rota dahilinde istediğiniz saatte o rotadaki istediğiniz treni kullanabiliyorsunuz. Yani herhangi bir durakta treni kaçırdığınızda bir sonraki trene binebiliyorsunuz, Thalys’de böyle bir durum söz konusu değil. Özellikle tren öncesinde uçağınız ya da sarkabilecek bir planınız varsa kesinlikle Intercity treni tercih etmekte fayda var. Uçağımızın 3 saat rötarla kalkışı ve 1 saatlik bagaj beklememiz sonucunda binmeyi planladığımız treni kaçırdık. Ama neyse ki biletlerimiz Intercity olduğundan yaklaşık 3 saat sonraki trene binip yolumuza koyulduk. Bu bilet ile şöyle bir rota izleniyor: Amsterdam Schipol – Rotterdam – Antwerp – Ghent – Brugge.  E tabi, durak ve tren değiştire değiştire Brüj’e ulaştığımızda artık istasyondaki tabloları ve telefon uygulamasını çözmeyi öğrenmiştik.. :)

Rotterdam Train Station

Rotterdam Tren İstasyonu

Brüj’de kaldığımız otel Ibis Budget Brugge Centrum Station, Brüj tren istasyonunun hemen yanındaydı. Brüj zaten küçük bir yer olduğu için merkeze mesafenin sorun oluşturmayacağını düşündük ve dönüşte kolaylık yaşamak açısından istasyona yakınlığından bu oteli tercih ettik. Odanın küçüklüğü ve tasarımı, kullanımdaki verimi oldukça düşürmüş ama bir iki günlük konaklama ve konumu açısından oyumu tercih edilebilir olarak kullanacağım.

Şehri keşfetmeye istasyonun kapısındaki bilgi merkezinden edineceğiniz bir turist haritası ile başlayabilirsiniz. Şehir küçük olduğu için kendi gezi rotanızı oluşturup, günübirlik bile olsa dolu dolu bir gezi yapabilirsiniz.

Kısaca bahsetmek gerekirse…

Brugge’ün anlamı, köprüler.

Köprülerden oluşan şehir II. Dünya Savaşı’ndan sonra en iyi korunan yerlerden biri. Bu anlamda UNESCO “Dünya Kültür Mirası Listesi“nde yer alıyor. Minik taş evleriyle, sakin ve düzgün sokakları, temiz havasıyla hem Avrupa hem Orta Çağ şehri diyebiliriz. İklim olarak biraz serin; örneğin biz ekim ayının başında gitmemize rağmen Kasım sonu tarzında bir havayla karşılaştık. Dolayısıyla hangi mevsimde giderseniz gidin mutlaka buranın bir kaç derece altında bir iklim için gerekli önlemi almakta fayda var.

Avrupa’nın tren sistemi sayesinde özellikle Belçika’dan Brüj’e günübirlik bir gezi çok kolay bir hale gelmiş. Bu yüzden turist yoğunluğu oldukça fazla. Kim yerel halk, kim turist bazen ayırt etmek zor oluyor. Bu yoğun ilgi yüzünden özellikle haftasonunda oldukça fazla turist ziyaretçi olduğunu söylemek gerek.

Kısaca gezi noktalarından bahsedecek olursak:

Brüj’de iki tane önemli meydan var:

1. Markt Meydanı

İsminden de biraz tahmin edileceği gibi ticari amaçlar için kullanılıyormuş. Meydanın ortasında Jan Breydel ve Pieter de Coninck‘in heykeli bulunmakta. Hemen arkasında açık havada oturup manzaranın tadını çıkarabileceğiniz kafe ve çeşitli mutfaklara ait restoranlar bulunuyor. Eğer biraz daha tarihi bilgi edinmek isterseniz meydanda Brüj’ün tarihinin çeşitli aktivitelerle anlatıldığı “Historium” müzesini gezebilirsiniz.

IMG_3673

Jan Breydel ve Pieter de Coninck heykeli

IMG_3821

Yaklaşık 1 hektarlık alanda, filmden hatırlayacağınız ünlü çan kulesi Belfort da bulunuyor.

Belfort 13.yy’da inşa edilmiş ve en önemli özelliği 47 tane farklı çan sesine sahip olması. Çan kulesi eskiden yaşayanları çeşitli olaylar hakkında ya da çalışma saatleri konusunda haberdar etmek için kullanılıyormuş. Sonradan saat mekanizması eklenerek, saati de bildirmesi amaçlanmış. Üç kattan ve toplam 366 spiral merdivenden oluşmakta. Yukarıya doğru çıkıldıkça daralan merdivenler bazen tek bir kişinin bile geçişine zor izin verdiğinden, hem izdiham oluşmaması için hem de binayı korumak amaçlı içeriye aynı anda sadece 70 kişiyi alıyorlar. Giriş ücreti ödendikten sonra içeriden çıkan kişiyle birlikte turnike içeri girişe izin veriyor, böylece içeride her daim 70 kişi sabit tutulmuş oluyor.

Evet merdivenler bir efsane, fakat en yukarı çıktığınızda tadacağınız soğuk ve eşsiz 360 derece manzara ile o kadar merdivene değdiğini düşüneceksiniz.

IMG_3672

Belfort

IMG_3690

En tepeye çıkarken içeriden meydanın görünüşü

2. Burg Meydanı

Bu meydan yönetim ve dini objeler için kullanılıyormuş. Belediye binası, nüfus müdürlüğü ve Kutsal Kan Kilisesi (Basilica of the Holy Blood) meydanın başlıca binaları.

Kutsal Kan Kilisesi’nin en popüler özelliğinin, içinde Hz. İsa’ya ait olduğuna inanılan ve cam bir fanusun içinde saklanan kanlı bir bezin sergilenmesi diyebiliriz. Söylenenlere göre bu bez 12.yy’da Kudüs’ten alınarak buraya getirilmiş ve fanus hiç açılmamış. Her yıl sadece bir gün, Mayıs ayının başında, o dönemin havası yaratılarak bu kutsal emanet tüm şehri gezdirilirmiş. Bu gelenekle ilgili UNESCO’nun vidyosunu izlemek isteyenler, buraya tıklamanız yeterli.

IMG_3837

Basilica of the Holy Blood

Dikkat, bu yan yana üç gösterişli binanın gotik mimarisi günün çeşitli saatlerinde sokak müzisyenlerinin enstrümanlarından çıkan notalarla sizi bir anda orta çağdaymışsınız gibi hissettirebilir.

Brüj’ün en güzel yanı, yavaş yavaş, doya doya kendini gezdirme özelliği sanırım. Anın, güzel manzaranın, hayatın tadını çok güzel ve genişçe çıkartabileceğiniz bir yer. Belki de bu hissi veren şehrin ta kendisi, çünkü yerel halkı da bir o kadar telaşsız, sakin ve düzenli. İşletilme amacına göre restoranların açılış saatleri değişiyor. Bizdeki gibi sabahın köründen akşamın geç saatine kadar her dükkanın açık olmasını beklemek yanlış olur. Kahvaltı yaptığınız ya da öğleden sonra kahvesiyle waffle mideye indirdiğiniz kafe aksam 18:00’de kapanıyor. Aynı şekilde öğle yemeğini şöyle kanala nazır bir restoranda yiyelim dediğinizde öğleden sonra 3’e kadar beklemeniz gerekiyor. Yani, kafeler, büfeler, hediyelikçiler ve genel dükkanlar sabah 10’da açılıp akşam 6da kapanıyor. Restoranlar ise öğleden sonra 3’te açılıp gece 10-10bucuk gibi kapanıyor. Bu anlamda aslında en doğrusunu Brüj esnafının yaptığını düşünüyorum. Bizim gibi sistemin kölesi olmaktansa hem daha kaliteli bir hizmet veriyor hem de kendi hayatından da çalmamış oluyor.

Yemeklerden konu açılmışken, waffle ve çikolatadan bahsetmeden olmaz. Açıkçası waffle konusunda biraz hayal kırıklığı yaşadığımı söylemeliyim. Biz Türkiye’de içine malzemeyi basıp neredeyse kumru yer gibi waffle yerken burada sade olarak tercih ediliyor. Waffle sipariş ettiğinizde sade geliyor ve istediğiniz her ekstra malzeme için (çilek, nutella, muz, sos vs) ek ücret ödemeniz gerekiyor.

Ama çok güzel değil mi...

Ama çok güzel değil mi…

IMG_3838

Ve gelelim çikolatalara… Minik minik dükkanlar, el yapımı çikolatalar, çeşit çeşit şekiller… Daha fazlasını isteyenlere Çikolata Müzesi‘ni tavsiye ediyorum.

IMG_3644

Brüj evleri şeklindeki kutularda ev yapımı Brüj çikolatası güzel bir hediye fikri olabilir. :)

IMG_3787

Akşam yemeği için de çok seçenek olduğunu söyleyebiliriz. Eğer daha basit ve ayakta geçiştirmek isterseniz Hollanda usulü patates alabilirsiniz. Çeşitli soslarla ya da doymayanlar için hamburgerle meydanda akşam manzarasına karşı karnınızı doyurabilirsiniz. Daha resmi bir akşam yemeği istiyorsanız, çeşitli mutfaklardan yemekler sunan pek çok restoran var. Özellikle kanalın yanında olanlar biraz daha tuzlu ve rezervasyona ihtiyaç duyuyorlar. Ama onların dışında da sokak aralarında minik ve çok hoş restoranlar keşfedebilirsiniz. Biz ilk akşam yemeğimizi Strijdershuis Brasserie‘de yedik ve gayet memnun kaldık. Loş ve güzel bir ortamı var. Menüsü çok geniş, bazı içeriklerini anlamakta zorluk çeksek de aç kalınamayacak bir yer.

Çikolata dükkanları kadar dikkat çekici bir başka detay da dantel dükkanlarının bolluğu. Önlükten kitap ayracına, yastık kılıfından kolye ucuna, anahtarlığa hiç bir detayda üşenilmeden yaratılmış bir sürü el emeği ürün var.

IMG_3671

IMG_3646

IMG_3666

Dantelin, nam-ı diğer rahibe işinin, bu şehrin bir sembolü haline gelmesinde Beguin rahibelerinin etkisi büyük. 12. yüzyılda Beguinage manastırı, Marguerite de Constantinople tarafından yaptırılmış. Burası savaşta eşlerini kaybeden kadınlar için bir sığınma eviymiş; birlikte toplu halde burada yaşamışlar. Geçimlerini dantel ve dokumacılıktan elde ediyorlarmış. Rivayete göre de bu kadın birlikteliği, ilk feminist hareketinin de körükleyicisi olmuş. Her ne kadar turistik bir yer olarak gezilebiliyor olsa da şu anda hala manastırda yaşayanlar mevcut. O yüzden fotoğraf çekerken ve gürültü seviyesinde saygılı ve özenli olunması bekleniyor.

IMG_3851 IMG_3853

Beguinage Manastırı’nın (Begijhof) hemen devamında Minnewater Parkı bulunuyor. Türkçesi; Aşk Gölü. Bembeyaz kuğuların süzüldüğü sessiz, sakin, romantik bir atmosfere sahip bu parkta isterseniz bisikletinizle gezin, isterseniz spor yapın, isterseniz piknik. Çok güzel fotoğraflar çekebileceğiniz, dinginlik arayanlar için doğru adres olacak bir park.

 IMG_3850

IMG_3848

IMG_3839

Brüj her ne kadar günübirlik bir durak olarak tercih edilse de birkaç gün konaklandığında günlük hayatın telaşından uzaklaştırıp başka bir evrende yaşıyormuş hissi verebilecek kadar büyüleyici. Floransa‘dan sonra en sevdiğim yerlerden biri oldu Brüj. Hem dokusu hem havası, hem mimarisiyle o kadar çok anlatılacak şey var ki, birazını da ikinci yazıma saklıyorum :)

Share This:

Hamamönü

Hamamönü, Ankara, Eylül 2015

Hamamönü, Ankara, Eylül 2015

Share This:

Hızlı bir Singapur turu için 5 kısa öneri

Üzerinden bir kısım zaman geçtikten sonra gittiğim ülke hakkında yazı yazmaya kalkışınca ister istemez fotoğraflarla, biriktirdiğim şeylerle anılarımı geri getirmeye çalışıyorum. E durum böyle olunca da eğer güzel vakit geçirdiğim bir ülkeyse bir anda içime özlem doluyor, kıpır kıpır oluyorum. Singapur da öyle bir yer benim için…

Ufacık da olsa Singapur’da gezindikten sonra bu güzel ülke için hazırladığım yazıları gene 5 maddelik öneri listemle tamamlamak istiyorum. Genel izlenimlerimi burada bulabilirsiniz. Ben çok da uzun olmayan, hatta görece kısa süren Singapur seyahatimde çok verimli vakit geçirmiştim ve eğlenceli, bol kültürlü ve değişik şeyleri deneyimlediğim anılarla dönmüştüm.. Öncesinde yaptığım araştırma ve kısacık gezimde edindiğim anılar sayesinde Singapur’u tanımak için yapılabilecek, hatta belki de bir güne bile sığdırılabilecek kadar temel bir beşli sunuyorum.

1.  Denemeden dönmek yok: Chilli Crab ve Singapur Sling

Tamam, bir Merlion herkeli değil ama internette araştırma yaparkan bu ikili o kadar çok karşıma çıktı ki, denemeden gelseydim pişman olurdum.

Brandy, gin, baharatlı likör ve meyve sularından oluşan bu pembe kokteyl 1936 yılında ilk olarak Raffles Hotel‘de barmen Ngiam Tong Boon tarafından hazırlanmış. O anda bir müşterinin istediği bu kokteyli bir kağıda hızlıca karalaması ve Ngiam Tong Boon’un da tüm tariflerini sakladığı tarifler defterine not etmemesi nedeniyle kokteylin tam anlamıyla tarifi günümüze kayıtlı olarak gelememiş. O dönemde çalışan barmenlerden kalan notlar ve sözel olarak aktarılanlar neticesinde tam anlamıyla yaratıldığı andaki Sling’i maalesef bulmamız biraz zormuş. Öyle ki, artık ilk yapıldığı yer olan Raffles Hotel’de bile tam olarak hazırlanamıyormuş. Olsun, sonuçta bir gurme değiliz, tadını çıkarmaya bakalım.. :)

Bu yüzden ben de dedim ki Singapur Sling’i iki farklı restoranda deneyip tatların ortalamasını alayım. :) Güzelmiş, hoşmuş, beğendik. Biraz keskin bir tat sevenler için çok çekici değil, ama en nihayetinde Clarke Quay‘de şöyle nehre doğru püfür püfür (klimanın altında tabi ki :)) bir sling patlatmak fikri kulağa her zaman güzel geliyor! Rengi itibariyle başta kadınları hedeflemiş bir kokteyl olsa da tadıyla günümüzde herkese hitap ediyor.

Singapur sling

Gelelim şehrin neredeyse bir diğer ikonundan biri olan baharatlı yengece…

Maalesef bu tat da, zamanla Singapur Sling gibi ufak da olsa değişime uğramış. Temel tarifine göre; kızartılmış yengecin üzerine tatlı, ekşi, acı domates sos dökülmesiye hazırlanıyor. Sosunun içine konulan ilave malzemeler ve kızartma şekline göre restorandan restorana farklılık gösterebiliyor. Acı eşiğinize göre az, orta veya çok acı olarak da hazırlatabilirsiniz. Ben riske girmeyip orta istemiştim ama beklediğimin altında bir acıyla karşılaştım diyebilirim. Ama genelini düşündüğümde memnun kaldım. Sonuçta yengecin her türünü severiz :)

Bol zamanım olmadığı için açıkçası en güzel yengeç nerede yenir, aman oraya mutlaka gideyim gibi bir çabam olamadı maalesef. Daha ziyade Çin Mahallesi‘ni gezerken, akşam yemeği için (duvardaki yazıya göre) tripadvisor’da bahsedilmiş bir restorana rastladık. – İsmini maalesef hatırlayamıyorum, fotoğrafını da çekmemişim saf gibi ama zaman içerisinde bir şekilde bir yerden yakalar da ismini bulabilirsem mutlaka yazıya ekleme yapacağım. – Madem öyle şu meşhur yengeci burada tadalım dedik, bir de yanına Singapur Sling söyledik; masayı yerel tadlarla donattılar, tadından yenmez bir tecrübe oldu. :)

Lotus ve kalamar :)

Lotus ve kalamar :)

spaghetti ve chilli crab

Spaghetti ve Chilli crab

Fark ettim ki Uzakdoğu’ya gittiğinde Türk insanı iki farklı eğilim gösteriyor; yemeklerin farklılığı karşısında korkup harıl harıl türk, özbek, yunan restorantları arayanlar ya da o kadar yol gelmişken değişik tecrübeler edinmek, tadlar tatmak için bilimum egzotik restoran arayışında olanlar. Evet, yemeklerin yapılışı ve bazen kullandıkları malzemelerdeki yağlar yüzünden değişik ve belki sizi iten bir kokuyla karşılabiliyorsunuz ama benim tavsiyem ne olursa olsun mutlaka temiz bir restoran bulup yerel yiyecekleri denemek gerektiği. Yoksa örneğin, Ankara’da lotus kökünü nerede yiyebilir ya da taze toplanmış ve sıkılmış tropik meyve suyunu nerede içebiliriz?..

2. Hem serin, hem kültürel bir gezinti: River Cruise

Singapur’u baştan sona tanımak ve görmek için harika bir fırsat. Hem nehrin üzerinde püfür püfür etrafı seyredip hem de o anda gördüğünüz yerler hakkında bilgi almak istemez miydiniz? River Cruise‘un en beğendiğim özelliği işte tam da buydu. Turistler için hazırlanmış bir rehber kaydı var, siz o anda hangi noktadan geçiyorsanız oradaki bölgenin, heykelin, köprünün, anlatılacak bir hikayesi olan her ne varsa size çok eğlenceli ve bilgilendirci bir şekilde anlatıyor. Böylece aman elimdeki kitaçıktan okuyayım, dur şuranın adı neydi bir bakayım diye kasılmadan hem görüyor hem dinliyor hem de hiçbir şey kaçırmamış oluyorsunuz. Ben gündüz bindiğim için hem gidebildiğim hem gidemediğim, tüm önemli noktaları nehirde gezerek eksik bilgilerimi tamamlamış oldum, ama eminim ışıkların ve gece hayatının oluşturacağı manzara için bir de gece gezintisini tecrübe etmekte fayda var. :)

IMG_2505       IMG_2522

3. Beş çayınızı Singapur Flyer’da okyanusa manzarasına karşı için!

İngiltere’deki meşhur London Eye‘a kardeş olan Singapur Flyer için dünyanın en yüksek kapsüllü gözlem yerlerinden biri diyebiliriz. Yaklaşık 30 dk süren yolculukta, kapalı bir kapsül içerisinde Singapur’u, okyanusu, limanı, ünlü Marina Bay’i gökyüzünden görmüş oluyorsunuz. İşin güzel tarafı London Eye kadar kalabalık olmaması :) London Eye için epeyce süre sırada beklediğimi hatırlıyorum ama Singapur Flyer’da çok çok özel bir durum oluşmadığı sürece böyle bir şey söz konusu değil. Maalesef her yerde küçük bir İngilteremsi durumlar söz konusu olduğu için buna sebep London Eye’dan sonra pek de ilginç gelmeyecek olmasıdır, kim bilir…

İşin güzel tarafı, Flyer’ı sadece normal turist gibi diğer insanlarla kapsülün içinde Singapur’u izlemek dışında özel organizasyonlar için de tercih edebilirsiniz. Örneğin arkadaşlarınızla akşamüstü çayınızı sadece size özel kapsülün içinde içebilirsiniz, ya da sevgilinizle romantik bir akşam yemeğini gece manzarasına karşı yiyebilirsiniz; hatta belki evlenme teklifi edecekseniz de bu romantik kapsülü seçenekleriniz arasına koyabilirsiniz (evet garantili!). Normaldan biraz daha fazla ücret ödeyerek ve en az 1 gün önceden rezervasyon yaptırarak değişik ve zevkli bir anı oluşturabilirsiniz. Seçenekleri ve koşulları resmi internet adresinden inceleyebilirsiniz: http://www.singaporeflyer.com

IMG_2474

Singapur Flyer kapsülü

IMG_2466

Bu da Singapur’un TOKİ’si.. :)

IMG_2468

4. Marina Bay mutlaka görülmeli

Bataklıkların kurutulup denizin doldurulmasıyla oluşturulan ve günümüzde ülkenin en popüler noktası olan Marina Bay’de ünlü “merlion” heykelini, dünyanın en pahalı otellerinden biri olan Marina Bay Sands‘i, uzaktan da olsa Singapur Flyer’ı, deniz üzerine inşa edilmiş spor ve konser sahası Floating Stadium‘u görebilirsiniz. Sonra da belki akşam yemeği için her türlü dünya mutfağını sunan sayısız restoranın bulunduğu Clarke Quay’ye geçebilirsiniz.

IMG_2527

5. Ulusal Botanik ve Orkide Bahçelerinde doğanın belki de hiç görmediğiniz bitkileriyle tanışabilirisiniz

Singapur’un olmazsa olmazı botanik bahçeleri.. Sıcak ve nemli iklimiyle, özenle korunmuş ve çoğaltılmış binlerce çeşit bitkisiyle gerçekten büyüleyici ve başka bir yerde yaşanamayacak kadar güzel bir tecrübe. Mutlaka ama mutlaka ziyaret edilmeli. Benim ulusal botanik bahçesi ve favorim orkide bahçesini gezerken yaptığım gözlemlerime buradan erişebilirsiniz.

IMG_2379

Share This:

Nihon e yōkoso!

Gıda mühendisi olup kendi işimi yap(a)madığım için belki de şu an yaptığım işin en sevdiğim kısmı yıl içerisinde düzensiz aralıklarla yaptığım yurt dışı seyahatler. Yeni ülkeleri, yeni şehirleri görmek, yeni kültürleri anlamaya çalışmak…

Seyahat öncesi her zaman yaptığım ince bir hazırlık, araştırma evresi olur. Gittiğimde işten arta kalan dar zamanda gezilebilecek yerleri, tadılabilecek tatları, o şehirde mutlaka yapılması gereken ilk 3 şeyi belirleyip yola çıkmak zevkle yaptığım bir şey. Gerçi hayatta her yapacağım “ilk şey” öncesi bilgi edinme, araştırma yapma huyum vardır. Hiçbir zaman bomboş, hallederiz kadir modunda olmadım. Bazen de biraz salıvermek daha iyi olabiliyor ama yurt dışına hele ki sürekli gidemeyeceğiniz yerlere giderken azıcık bilgilenip gitmek en iyisi.

Her neyse.

Japonya’ya ilk gittiğimde ülkeden, insanlardan, kültürlerinden o kadar etkilendim ki herhalde başka bir ülke beni bir daha bu kadar etkileyemez diye düşündüm. Fakat sonrasında gene Uzak Doğu, Avrupa, hatta Güney Afrika’ya yolculuklarım olmasına rağmen Japonya gönlümde hep bir numarada kaldı.

Elbette Japonya ile ilgili çok sayıda ve çok daha detaylı şekilde bilgiye ulaşmak mümkün. Fakat ben ülkeleri, ayrıntılarını fark etmeye çalışarak tanımayı daha çok seviyorum. Burada da madde madde ilerlemektense ayrıntıları incelemek, sanıyorum daha çok hoşuma gidecek.

Önce ülkeye girişle başlayalım; uluslararası uçuşlarda kullanılan Tokyo Narita havaalanına indiğinizde huzur ve düzen hemen ilk adımda hissediliyor. Gümrükten geçmek için oluşan uzun kuyruktan hiç korkmamak lazım. Zira, hemen bu durumu hızlandıracak şekilde organize olup sizi en kısa sürede gişelerden geçiriyorlar. Türkiye’deki gümrükleri düşününce sadece pasaportunuzu inceleyen ve damga basan bir polis gözünüzün önüne gelir. Fakat burada sanıyorum insan bolluğu ve yerleşim alanı/iş imkanı azlığı ters orantısı nedeniyle bir sırayı düzene sokmak için bile en az 2 kişi çalışıyor. Ve hepsi de dünyanın en büyük sorumluluğuna sahipmiş gibi ciddiyetle ve mutlulukla çalışıyorlar. Sanırım Japonya’nın diğer ülkeler tarafından zor anlaşılan başarısının ardında bu yatıyor; bireysel katkının toplumsal verimliliğe dönüşümünün bilinci.

Havaalanından şehrin merkezine ulaşım pek çok yolla sağlanabiliyor. Bizdeki 2-3 duraklı Havaş’ların aksine burada Havaş muadili Airport Limousine otobüsler sizleri oldukça tatmin edecek noktalara ulaştırabiliyor. Çoğu zaman kalacağınız otel görece büyük bir otel ise bazı otobüslerin durakları direkt bu otellerin kapıları bile olabiliyor.

Onun yerine gene de taksiye binmek isterseniz oldukça yüksek ücretler ödemeye hazır olmalısınız. Tokyo halihazırda çok pahalı bir şehirken taksilerin de bu duruma orantılı şekilde ücretlendirilmesi kaçınılmaz. Örneğin benim kalacağım otel, şehir merkezi dışında görece havaalanına yakın olduğu halde taksi ücreti yaklaşık 30.000 ¥ (yaklaşık 300 USD) idi, bir de şehir merkezine gitmeyi düşünün artık… Belki çok çok kısa mesafelerde bu değişik tecrübeyi edinmek için taksi kullanılabilir, zira ne taksiler ne de taksiciler bildiğimiz şekilde değil. Taksiler her zaman tertemiz, parlak; yanınıza yaklaştığında kapı kendiliğinden açılıyor. Taksicinin kıyafetleri özel, üniforma gibi; kasketliler ve beyaz eldiven giyiyorlar. Gürültüsüz, gereksiz muhabbetsiz (ki zaten İngilizce bilme oranı düşük), sakin ve nezih bir şekilde gideceğiniz yere gidiyorsunuz. Yolculuk sonunda mutlaka ücret karşılığında fiş veriyorlar. “Üstü kalsın” çok da beklenen bir davranış şekli değil.

Hepsini bir yana bırakırsak kullanılabilecek en uygun, en zevkli ulaşım şekli metro. Şehir adeta metro ağlarıyla örülü durumda. Zaten ufacık bir kara parçası olduğu için, ne yapsınlar, yerin altına doğru genişlemişler. Yerin altında aynı şehirden bir o kadar daha var. Bütün bir günü metronun içinde geçirmek gibi ilginç bir isteğiniz oluşursa bile bunu hiç sıkılmadan başarmanız mümkün. Kat kat metro, çeşit çeşit hat, her katta ayrı dükkanlar, alışveriş olanakları; en az üstü kadar yerin altı da eğlenceli ve ışıl ışıl. Metro nerede derseniz, örneğin bir defasında tam 5 tane yürüyen merdiven inmek durumunda kaldığımı söyleyebilirim. Ve bu giriftliğe rağmen, ne bir sallantı, ne bir gürültü, sanki alttan üstten metro geçmiyor da kapalı bir alışveriş merkezinin içindeyiz. Bu kadar karmaşanın içinde kaybolmak mümkün mü derseniz; tabelalar o kadar açıklayıcı ki, yeter ki bineceğiniz hattı bilin, gerisini tabelaların sizi yönlendirmesine bırakın. 

Peki metroyla ulaşım ne kadar diye sorarsanız… Metro ücretlendirmesi ineceğiniz durağa göre değişiyor. Birkaç gün turistik gezi için bile gelmiş olsanız dahi havaalanından alınabilecek günlük sınırsız ulaşım sağlayan biletler var. Bu biletlerin bazıları sadece JR metrolarında kullanılırken bazıları otobüslerde de kullanılıyor. Böylece aynı gün içerisinde ulaşım sınırlaması ve ekstra masrafı olmadan şehri gezebilirsiniz. Benim gün içerisinde maalesef çok fazla metroyla gezme imkanım olmadığından her kullanımda ayrı ayrı bilet almayı tercih etmiştim. Dolayısıyla metro durakları girişindeki otomatik bilet alma makinelerini çözmek durumunda kalmıştım. Şehirde İngilizce bilen kişi sayısı çok az, bilenler de iyi konuşamadıklarını düşünüp çekindikleri için konuşmayı tercih etmiyorlar, dolayısıyla Japon karakterleri içerisinde boğulmuş bir halde çözmeniz gereken bir şey varsa, el, kol işaretlerini denemekten başka çareniz yok. Tokyo’ya ilk gelişimde elimde İngilizce metro haritasıyla hangi durakta ineceğimi, ne kadar ödeyeceğimi çözmeye çalışırken şans eseri İngilizce bilen birine denk gelmiştim. Böylece sistemi kavrayıp sonra da kolaylığın tadını çıkarmıştım.

Dediğim gibi, hemen hemen her noktaya ulaşan bir metro ağı sistemi var. Tek yapmanız gereken ineceğiniz durağı haritadan bulup, durakların girişinde yer alan makinelerden ineceğiniz durağın üzerinde yazan miktar tutarında bilet almak. Sonrasında bu bileti girişte ve indiğiniz durağın çıkışında kullanıyorsunuz, eğer uygun tutarda bilet almadıysanız geçişi sağlayan minik kapıcıklar açılmıyor. Eğer doğru tutarı ödediyseniz makine bileti yutuyor ve size kapılarını açıyor.


http://www.tokyometro.jp/en/subwaymap/pdf/routemap_en.pdf

Pek çok ülkede metro tecrübesi edinmiş biri olarak azıcık ahkam kesme iznim varsa eğer Tokyo metrosunun gerçekten çok işlevsel ve makul olduğunu söyleyebilirim. Ulaşım için her zaman ilk tercihim.

Gelelim sokaklara, insanlara, hayat akışına…

Tokyo çok hareketli bir şehir ama bir o kadar da içinde inanılmaz bir huzur ve düzen barındırmakta. Sürekli bir koşuşturmanın, devinimin, hızın ortasında; o kadar karmaşanın içinde bir yerlerde huzur dolu bir tapınak, sakin bir park mutlaka var. Düşünsenize; deprem riski olmasına rağmen yapılmış o 20-30 katlı binaların içinde çalışırken, o yoğunluğun arasında şehirden kendi kendine izole olmuş dingin bir tapınağın avlusunda ya da sakuralarda bezenmiş bir parkın içinde sanki farklı bir boyuta geçmişcesine mola vermek pek ala mümkün.

Belki de kocaman (?) şehrin içindeki sakin düzeni sağlayan en önemli faktörlerden birisi de Japonların çok dakik ve mükemmeliyetçi olmaları olabilir. En çok kullanılan ulaşım aracı olan metrolar o kadar dakik ki, belirtilen saatte ve dakikada belirtilen platformda oluyor. Eğer 17.58’de gelecek diyorsa gerçekten tam olarak o dakikada yanaşıyor; kalkış saatine 09.02 diyorsa ne 9.01’de, ne de 09.03’te kalkıyor. Platformlarda metro kapılarının denk geleceği yerler belli; dolayısıyla metro gelmeden önce zaten halihazırda kuyruğa girmeyi pek seven Japonlar ikili sıra halinde beklemeye başlıyorlar. Metro gelip kapıları o kırmızıyla belirtilen yerlerde durunca da kesinlikle önce tüm ineceklerin metrodan çıkması bekleniyor. Bir tek kişi bile kalsa içeri girmek için onun da çıkması bekleniyor. Bizdeki yanaşan Ankaray kapısının açılmasıyla insanların sanki iki akarsunun coşkunca birbirine çarpması ve birbiri içinde dağılması gibi oluşan görüntülerden eser yok. İtiraf edeyim, Japonya’daki saygı dolu bu hareketi gördüğümde baya bir etkilenmiştim. N’aapayım, Ankara’da bu görüntüler maalesef namümkün…

 

 

 

Resimden çok belli olmasa da inşa edilen her şey, yapılan en ufak şey hepsi milim milim hesaplanarak, ön çalışması saatlerce yapılarak gerçekleştiriliyor. Önemli olan ne kadar süreceği değil, sonucun mükemmel olması. Örneğin bir keresinde baharın gelmesiyle Yoyogi Parkı’nda yürüyüş yolunda yerdeki çizgilerin boyanmasına şahit oldum. Önce hepsi cetvelle hesaplandı, eşit uzaklıklarda işaretlendi, sonra daha düzgün olması için bant ile boyanacak yer belirlendi vs. Çok net 2-3 saatlerini fütursuzca harcadıklarını kendi gözlerimle görmüş oldum. E tabi, Türkiye’deki işleyişi gördükten sonra ve üstünkörü yapılan iş, yapıma ters düşse de hayatta kalmak için azıcık kanıksamak durumunda kaldığımdan, buradaki sonucu mükemmel ama süreç aşaması gereksiz uzun işleyiş bazen insana fenalık da getirebiliyor. Ver şunu ben sana yapıvereyim 2 dakikada diye içinizden geçirmiyor değilsiniz hani! Ama gene de ne olursa olsun sonuca baktığımızda gerçekten değmiş diyorsunuz.

Japonya’da, bizdekinin aksine trafik soldan akıyor. Trafik ışıklarına mutlaka uyuluyor. Türkiye’de özellikle yayalar kendilerine kırmızı ışık yanıyorken eğer araç yoksa karşıdan karşıya geçerler. Hatta Ankara-Kızılay’da 3-5 kişi birikti mi ışığın rengini ya da araba mevcudiyetini bile göz almazlar, direkt yol onlarınmış gibi davranırlar. Oysa burada yol bomboş bile olsa ışık kırmızıysa duruyorsun. Aslında bu cümleyi yazarken ne kadar anlamsız bir şeyden bahsettiğimi düşündüm. Işık kırmızıysa zaten dur demek ve senin de durman gerekiyor. Ama ülkemizde bu düz gerçek o kadar yerler altında ki, yabancı ülkelerde “Kırmızıda duran insanlar var!!” diye hayretle anlatmamıza yol açıyor..

Araba kullananlar da yayalar gibi bir o kadar kurallara bağlı ve çevresine saygılı. Her ne kadar yol sizin olmasa da oldu ki yola çıktınız; size her zaman yol veriyorlar, hem de sövmeden, küfretmeden, gerginlik yaşatmadan; gülümseyerek. Geldiğim hiçbir seferde tek bir kere bile de korna sesi duymadım, her zaman tıkır tıkır işleyen bir trafik var. Oldu ki yoğunluktan dolayı trafik sıkıştı, bekleme, kuyruk vs. oluştu, hiç sıkıntı yok; korna çalmadan sessizce bekleniyor.

Japonların sıraya girme, kuyruk oluşturma hevesleri konusunda bir örnek de yürüyen merdivenlerde. Her zaman iki sıra oluşuyor. Sağ taraftaysanız mutlaka yürümeniz gerekiyor, çünkü durmak için sol tarafı kullanıyorlar ve tek sıra oluşturuyorlar. Sağ tarafı özellikle acelesi olanlara bırakıyorlar, o yüzden yan yana durayım, yanımdakiyle laflayarak çıkarım merdivenleri deme şansınız yok. Sağdaysanız, o zincirle beraber ilerlemek zorundasınız.

Japonya’yla ilgili belirtilmesi gereken en önemli özelliklerden biri de aşırı güvenli olması. Alışveriş merkezlerine ya da insanların bolca bulunduğu mekanlara girişlerde öyle bizdeki gibi x-ray cihazları, üst arama ekipmanları, polisler vs. yok. Tek bayan olarak gece geç saatlerde bile sokakta rahatça yürüyebilir, metroya binebilir, son hatla birlikte evinize gidebilirsiniz. Tabi ki ters durumlar için ya da gerekli yerler için polis merkezleri ve görevli polisler var fakat ne zaman iş yapıyorlar, ya da gerçekten bir hırsızlık/suç vs olursa nasıl hareket edecekler (çünkü hiç tecrübeleri var mı merak ediyorum) açıkçası bir fikir yürütemiyorum.

Tokyo’da gerçekten güvende ve huzur içinde olduğunuzu hissedebiliyorsunuz. İstanbul’a her gidişimde içimde depremden ötürü hep ufak bir korku, endişe olur. 99’da yaşadığımız o faciadan sonra ciddi bir tehlikenin farkına varmak, gereken önlemleri almak yerine bizler televizyonda ne konuda uzman olduğu belli olmayan adamlarla işin magazinsel ve dinsel boyutunu tartışıp, deprem dedeleri en seksi erkek seçtik. Bir deprem ülkesi olmasına rağmen Tokyo’ya hiçbir gidişimde zerre korku, endişe duymadım. O kadar çalışkanlar, bilinçliler ki bizim alamadığımız dersi onlar almış ve şehri neredeyse yıkılamaz hale getirmişler. Kullandıkları malzemeleri sürekli geliştirmişler, denetimlerini artırmışlar, her adımda özenle ilerlemişler ve o mükemmeli hedefleyen iş yapış şekilleriyle dikmişler binalarını. Çünkü ilerlemek, gelişme önemli onlar için. Zaten dünyadaki “kalite” kavramının, sistemlerinin merkezi de gene Japonlar.

Bu ülkede gerçekten insanın bir değeri var; her canlının, her ruhun. Örneğin, işe gitmek için evden çıktığınızda öylece bırakılmış bir çukura düşüp ölme riskiniz yok. En ufak çalışma bile metreler önceden levhalarla haber veriliyor; “10 m sonra çalışma var”; “5 m sonra çalışma var”; “Çalışma var”. Çalışma alanı zaten ışıklarla, uyarı levhalarıyla çevrelenmiş ve bir de başında sadece uyarı çubuğu sallayarak insanları uyaran biri var. Yani bu çalışmayı görmeme ve herhangi bir risk altına girme olasılığınız sıfıra yakın.


 

Japonya’da din konusu ise tabi ki gene bizden dağlar kadar farklı. Ülkenin çoğunluğunun benimsediği bir din yok. Dini olmayanlar olduğu gibi azınlık olarak Hristiyan ve Müslümanlar var; bunların dışında Şintoizm ve Budizm önde olan dinler. Ama onların arasında da keskin çizgiler, kalın çerçeveler yok. Tersine, Japonya’da bütün dinler birbirinin felsefesinden yararlanıyor. Çok bilindik bir cümle vardır: Çoğu Japon Budist gibi doğar, Hristiyan gibi evlenir, Şintoist gibi ölür. Belki bu kadar çeşitliliği düşününce toplum yapısını hayal etmek insanı zorlayabilir ama onlar dinin gerçekten bireysel ve insanla inandığı şey arasında olduğunu çoktan fark etmiş bir millet. Din sürekli konuşulan, tartışılan, insanların muhabbet konusu olan bir kavram değil. Ne biri diğerini bir dine çekmeye çalışıyor, ne de diğeri öbürünün dini farklı diye saldırıyor. Budist ve Şinto tapınakları yan yana. Düşününce, zaten mevcut ahlak değerleri o kadar yüksek, diğer yaşamlara saygıları, incelikleri o kadar gelişmiş ki herhangi bir dinin vereceği maneviyata ihtiyaçları yok.

Tüm bu küçük ayrıntıları fark ederek attığınız her adımda sokaktaki huzuru hissedebiliyor, nadir de olsa göz göze geldiğiniz her Japon’da inceliği gözlemleyebiliyorsunuz. Ben bunu yaşayabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum ve imkanı olan herkesin bu tecrübeyi yaşamasını diliyorum. Japonya’da kesinlikle tadılması gereken bir tat, hissedilmesi gereken bir maneviyat ve mutlaka size katacak bir olgunluk var.

Share This: