Parade’s End

Sherlock ile başlayan Benedict Cumberbatch hayranlığıyla keşfettiğimiz ve toplamda 5 bölüm-1 sezondan oluşan bu mini TV dizisi 2013 yılında gösterilmiş. Konusu kısaca; çok tutucu bir İngiliz olan Christopher Tietjens‘in 1. Dünya Savaşı sırasında karısı Sylvia ve oy hakkı isteyen kadın topluluklarındaki genç Ms. Wannop ile arasındaki aşk üçgenini anlatıyor.

Biraz konunun geçtiği dönemin ve kullanılan dilin ağdası nedeniyle zaman zaman gidişat ve konunun ele alınışı ağırlaşsa da genel anlamda izlemesi keyifli bir diziydi. Özellikle dönem dizilerini sevenlere oldukça hitap edecektir. IMDB’den de 7,8 aldığını da belirtelim.

Parade’s End trailer için;

Ve tabi ki çok da güzel müzikleri var. En sevdiğim iki tanesini paylaşıyorum…

Share This:

BSO-Eski Dünyadan Konseri

Geçtiğimiz haftasonu Bilkent Senfoni Orkestrası‘nın Eski Dünyadan adlı konserine gittik. Yoğun iş hayatının arasında kısacık molalarla insanın ruhunu beslemesi güzel oluyor. Hele özellikle böyle güzel icralara denk geliyorsanız iki saatlik sürede adeta ruhunuz besleniyor, yenileniyor.

Son dönemde oldukça sıkı takip ettiğimiz ve katıldığımız BSO konserlerinde bu sefer keman solisti ve orkestra şefi Guy Braunstein ve flüt sanatçısı Gili Schwarzman yer aldı. Açıkçası bu konsere bilet alırken solistlerden birinin flüt olması ve genel programın zenginliği kararımı etkilemişti. Fakat solistlerin yorumlarının tadı da eklenince gerçekten çok keyifli bir konser oldu. Sayfamda paylaşmadan edemedim.

Birinci bölümde, ilk olarak Guy Braunstein solistliği ve şefliğinde Beethoven’ın keman için bestelediği 2. numaralı Fa Majör Romans’ını dinledik. Başarılı bir müzik hayatı olan Tel Aviv doğumlu sanatçı, eser boyunca notaları çok zarif bir şekilde icra etti. Tabi ki bunda sanatçının 1679 yılı Francesco Roggieri yapımı bir kemanı çalmasının da etkisi vardır diye düşünüyorum. Ama daha ilk notadan dinleyici kavrayan bir tonu vardı. Orkestranın tecrübesinin üzerine solistin bir de kadife gibi kulak okşayan tonu eklenince tadından yenmez bir yorum ortaya çıktı.

Akabinde sahneye flüt sanatçısı Gili Schwarzman geldi ve gene orkestraya Guy Braunstein şeflik etti. Önce Tchaikovsky’den Lenski’nin Aryası’nı ve ardından da F. Poulenc Op.93 No:2 Flüt Sonatı’nı dinledik. Açıkçası en çok flüt sonatını merakla bekledim. Jean-Pierre Rampal için bestelenen bu eserde, hem teknik açıdan zor pasajlar hem de bir anda kalbe dokunan cantabile cümleler olduğundan hem teknik hem de yorum açısından bir miktar zor bir eser. Eser içerisinde birbirine bağlı devinimler yer alıyor. Belki solistin sonoritede geride kaldığı yerler olsa da genel olarak kulak tazeleyen bir performans olduğunu söyleyebilirim.

İlk yarı bu şekilde flüt ve kemanın solist olduğu eserlere ayrılmışken, ikinci yarıda ise Bilkent Senfoni Orkestrası’nın deneyimli sanatçılarından Dvorak‘ın 9 numaralı Mi Minör Senfonisi’ni dinledik. Diğer bir ismi “Yeni Dünyadan” olan senfoniyi Dvorak Amerika’da bulunduğu sürede yazmış, dolayısıyla Kızılderili müziklerinden ve o dönemden etkilenerek bestelemiş. Dört bölümde oluşan senfonide yer yer pastoral hisler yer yer çok sert notalar duymak mümkün. Hem melodisi hem de sanıyorum ki ismindeki anlamdan dolayı Neil Armstrong aya yolculuğunda bu senfoniyi dinlemiş. En çok tanınan bölümü 4. bölümüyken benim favorim özellikle 2. bölüm; Largo. Tabi ki gene şefliğini Guy Braunstein’ın yaptığını söylemeye gerek yok. Burada görmüş olduk ki, keman solistliğinde gösterdiği usta yorumu ayı şekilde orkestra yönetirken de bizlere aktarabiliyor. Eser zaten parlamaya çok müsait ama sanatçının yerinde vurguları ve ufak nüanslarıyla daha da ortaya çıkmış diyebiliriz. Bu senfoniyi de mini playlistime eklemekte fayda var!

Özetle yinelemek gerekirse gerek sanatçıların yorumları gerek repertuvarın cazibesi kulaklarımızın pasını alarak bizlere çok güzel bir cumartesi akşamı yaşattı. Tüm sanatçılara emekleri için teşekkürler.

Bu konserin repertuvarındaki eserleri dinlemek için aşağıdaki linkleri kullanabilirsiniz:

F. Poulenc – L. Berkeley Flüt Sonatı, Op.93 No.2

 

A. Dvorak Senfoni No.9, Mi minör, Op.95 “Yeni Dünyadan”

 

L. van Beethoven Romans No.2, Fa majör, Op.50

Share This:

Quante stelle nel cielo con la luna ~ Lucilla Galeazzi

Share This:

Mini playlist

Klasik müzik CDleri (özellikle toplama olanlar) müzik marketlerde çoğu zaman promosyona maruz kalıp, beyaz sepetlerin içinde keşfedilmeyi, alıcılarını beklerler. Nitekim ilk klasik müzik cdlerim böyle bir durumdayken gözüme çarpmıştı. Yeni aldığım CD çalarlı müzik setime (diğerleri çok pahalı olduğu için) sırf CDm olsun diye normalde alınamayacak bir fiyata sepetten 2 tane CD almıştım; Mozart’ın 3 numaralı Mi Bemol Korno konçertosu ve Beethoven’ın 3. Senfonisi, diğer bir deyişle Eroica. Henüz o zamanlar güzelliğini keşfedemediğim bu CDleri, ders çalışırken, test çözerken dinlemeye çalışırdım ama çoğu zaman bu dakikalar, kısa süre sonra iç daralmasını takiben yerini radyoya bırakırdı.

Klasik müzik kendini bana sevdirene kadar, her dinlediğimde yağmurlu ve kasvetli pazar günlerini anımsatan ve içimi daraltan bir tür oldu. Dinleyenleri çok snob, zorla kendilerini elit hissettirmeye çalışanlar olarak görürdüm. Şu anki halimi göz önüne alınca ne kadar komikmişim o zamanlar diyorum :) Ne zaman ki, hafiften içine girdim, minicik onaltılık bir notanın esere nasıl değişiklik kattığını fark edebilir oldum, klasik eserlerden inanılmaz zevk almaya başladım. Her bir notanın nasıl özenilerek yerleştirildiği, o tüm enstrümanların bütünlüğü, sadece dikkatini verirsen fark edilebilecek nüanslar… Yüzyıllardır aynı eserler icra edilse de hiçbir eserin heyecanın bitmeyişinin nedenini belki de bu ufak ayrıntılar oluşturuyor. 
 
Ülkemizde malesef klasik müzik dinleyicisi çok küçük bir ivmeyle artıyor. Kimi hiç tanışmamış kimi de bu türe karşı benim ilk zamanlar hissettiğim kasveti hissediyor. Günümüzde zaten bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan sahnelerin, geliştirilmeyi bırakın kapatılması zaten ülkenin genel algısının nerede olduğunu gösteriyor. Gene de ufak çabalarla belki de her yıl kitle büyüyordur diye umuyorum. Bu şekilde avunmak çok üzücü ama örneğin, CSO’nun yılın önemli günlerinde yaptığı halk konserlerinde kitleyi ufacık bir yerden yakalayabilecek eserleri repertuarlarına almaları bence güzel bir şey. Malum, halkımız hafif el çırpmalı, omuz sallamalı ritmik parçaları sevdiği için çok ağır ve kasvetli eserlerden ziyade o anda odağı dağıtmayacak neşeli, eğlenceli eserlere görece daha fazla yer vermeleri klasik müzik algısını aşılayabilen bir şey. 
 
Konu müzikten açılmışken bu yazıyı da yazıp sonra coğrafyalar konumuza geri döneceğim. Klasik müziğe aşına olanların bu satırları naçizane bir müzik sohbeti olarak algılamalarını, hiç klasik müziği tatmamış olanların ise bu yazının sonunda belki bir ucundan zevki yakalayabilmesini umuyorum.
 
Dinlerken kana kana su içiyormuşum gibi hissettiğim 10 eseri burada paylaşmak istedim :) Altlarına da benim yorumlarını en beğendiğim linkleri ekledim. Klasik müzik görsellikten çok işitselliğe hitap ettiği için, videoları izlemeden, cd dinler gibi arka arkaya dinlemek nüansları çok daha iyi fark etmeye yardımcı olacaktır. 
 
 

1. Franz Schubert – String Quartet No 14 D minor (Death and the Maiden)

 
Birkaç sene önce Odtü şenliklerinde izlediğim Ariel Dorfman’ın Death and the Maiden adlı tiyatro oyununda duymuştum ilk defa bu eseri. Etkileyici vurguları, neredeyse hikayeyi kendisi anlatacak notalarıyla muhteşem bir yaylı ziyafeti olan bu cd arşivimde çok kısa süre sonra yer edinmiş oldu. Dört bölümden oluşan eserin hangi bölümünü en çok sevdiğime karar veremedim. En iyisi mi sıradan başlamak…
 
 
 
2. Jorge Cardoso – Milonga
 
Bu eserle BaroktanLatine vasıtasıyla tanıştım. Konserlerin vazgeçilmez gitar düetlerinden biri olan eser, ünlü gitar sanatçısı Cardoso’nun bestesi. Hüzünlü bir hissi barındırıyor ama saf bir su gibi tınlayan gitar telleriyle en iyi icrayı bestecinin kendisi yapıyor (bence).
 
 
 
3. Dimitri Shostakovich – Waltz no:2
 
Rus besteci Shostakovich’in dinlediğinizde muhtemelen tanıdık gelecek ünlü valsi, orti’mle konserlerde ve dinleti açılışında defalarca çaldığımız eser. Artık melodisini ezberlesem de her türlü düzenlemesini hala içim mutluluk dolarak dinliyorum. Hem güzel eser, hem de bana özlem dolu anılarımı hatırlatıyor.
 
 
 
4. Ulvi Cemal Erkin – Köçekçe
Türk Beşleri‘mizden biri olan Ulvi Cemal Erkin’in 1942 yılında orkestra için yaptığı bu bestesi benim en sevdiğim klasik müzik eseri. Türk ezgisi, havası, batı enstrümanlarına o kadar güzel yansımış ki, her nota sanki ülkenin bir taşı, toprağı. Bu eser, bu ülkede imkan olsa nasıl güzel şeyler çıkacağının bir göstergesi. Çok seviyorum.
 
 
 
5. Bach – Cello suite No:1 in G
 
Viyolonsel için yazılmış bu eser, barok dönemin en önemli bestecisi olan Bach’a ait. Pek çok başka enstrüman için transpoze edilip icra edilmiş olsa da bence en güzeli doğal hali, viyolonsel için olanı…
 
 
 
6. Tchaikovsky – Valse Sentimentale
 
Yer yer hüzünlü, duygusal, yer yer kırlarda hoplayıp zıplıyormuşsunuz gibi neşeli bir eser. Çeşitli enstrümanlar için çok farklı düzenlemeleri yapılmış şimdiye kadar, hepsi ayrı yakışmış. Bu eserde flüt-arp düet yapmak isterdim.
 
 
7. Antonin Dvorák – Humoresque no 7
 
Orijinali piyano için bestelenmiş olsa da yaylılara çok yakışan bir melodisi var. 
 
 
 
8. Giuseppe Verdi – La donna è mobile
Verdi‘nin Rigoletto operasından olan bu aryanın benim için farklı bir yeri var. Dedemin son zamanlarında en çok söylediği eserdi, o yüzden ne zaman dinlesem aklıma yemek sonrasında hepimiz masadayken gücü elverdiğince bizlere verdiği mini konser gelir.

 

9. Alessandro Marcello – Oboe Concerto in Re minor
Obua‘nın nefesliler arasında özel bir yeri vardır. Tanrının sesi olarak bilinir. E, bundandır ki tüm orkestra akordunu obuaya göre yapar :)
Konçertonun üç bölümü de birbirinden güzel ama benim en sevdiğim ikinci bölüm, Adagio. Sırf bu eser için bile obua çalmak isteyebilir insan..
 

 

10. Wolfgang Amadeus Mozart – Flute Concerto in Re majör
En sevdiğim flüt konçertosu.. Şöyle güzel bir orkestrayla en çok bu konçertoyu çalmak isterdim. 
 

Share This: