Hızlı bir Singapur turu için 5 kısa öneri

Üzerinden bir kısım zaman geçtikten sonra gittiğim ülke hakkında yazı yazmaya kalkışınca ister istemez fotoğraflarla, biriktirdiğim şeylerle anılarımı geri getirmeye çalışıyorum. E durum böyle olunca da eğer güzel vakit geçirdiğim bir ülkeyse bir anda içime özlem doluyor, kıpır kıpır oluyorum. Singapur da öyle bir yer benim için…

Ufacık da olsa Singapur’da gezindikten sonra bu güzel ülke için hazırladığım yazıları gene 5 maddelik öneri listemle tamamlamak istiyorum. Genel izlenimlerimi burada bulabilirsiniz. Ben çok da uzun olmayan, hatta görece kısa süren Singapur seyahatimde çok verimli vakit geçirmiştim ve eğlenceli, bol kültürlü ve değişik şeyleri deneyimlediğim anılarla dönmüştüm.. Öncesinde yaptığım araştırma ve kısacık gezimde edindiğim anılar sayesinde Singapur’u tanımak için yapılabilecek, hatta belki de bir güne bile sığdırılabilecek kadar temel bir beşli sunuyorum.

1.  Denemeden dönmek yok: Chilli Crab ve Singapur Sling

Tamam, bir Merlion herkeli değil ama internette araştırma yaparkan bu ikili o kadar çok karşıma çıktı ki, denemeden gelseydim pişman olurdum.

Brandy, gin, baharatlı likör ve meyve sularından oluşan bu pembe kokteyl 1936 yılında ilk olarak Raffles Hotel‘de barmen Ngiam Tong Boon tarafından hazırlanmış. O anda bir müşterinin istediği bu kokteyli bir kağıda hızlıca karalaması ve Ngiam Tong Boon’un da tüm tariflerini sakladığı tarifler defterine not etmemesi nedeniyle kokteylin tam anlamıyla tarifi günümüze kayıtlı olarak gelememiş. O dönemde çalışan barmenlerden kalan notlar ve sözel olarak aktarılanlar neticesinde tam anlamıyla yaratıldığı andaki Sling’i maalesef bulmamız biraz zormuş. Öyle ki, artık ilk yapıldığı yer olan Raffles Hotel’de bile tam olarak hazırlanamıyormuş. Olsun, sonuçta bir gurme değiliz, tadını çıkarmaya bakalım.. :)

Bu yüzden ben de dedim ki Singapur Sling’i iki farklı restoranda deneyip tatların ortalamasını alayım. :) Güzelmiş, hoşmuş, beğendik. Biraz keskin bir tat sevenler için çok çekici değil, ama en nihayetinde Clarke Quay‘de şöyle nehre doğru püfür püfür (klimanın altında tabi ki :)) bir sling patlatmak fikri kulağa her zaman güzel geliyor! Rengi itibariyle başta kadınları hedeflemiş bir kokteyl olsa da tadıyla günümüzde herkese hitap ediyor.

Singapur sling

Gelelim şehrin neredeyse bir diğer ikonundan biri olan baharatlı yengece…

Maalesef bu tat da, zamanla Singapur Sling gibi ufak da olsa değişime uğramış. Temel tarifine göre; kızartılmış yengecin üzerine tatlı, ekşi, acı domates sos dökülmesiye hazırlanıyor. Sosunun içine konulan ilave malzemeler ve kızartma şekline göre restorandan restorana farklılık gösterebiliyor. Acı eşiğinize göre az, orta veya çok acı olarak da hazırlatabilirsiniz. Ben riske girmeyip orta istemiştim ama beklediğimin altında bir acıyla karşılaştım diyebilirim. Ama genelini düşündüğümde memnun kaldım. Sonuçta yengecin her türünü severiz :)

Bol zamanım olmadığı için açıkçası en güzel yengeç nerede yenir, aman oraya mutlaka gideyim gibi bir çabam olamadı maalesef. Daha ziyade Çin Mahallesi‘ni gezerken, akşam yemeği için (duvardaki yazıya göre) tripadvisor’da bahsedilmiş bir restorana rastladık. – İsmini maalesef hatırlayamıyorum, fotoğrafını da çekmemişim saf gibi ama zaman içerisinde bir şekilde bir yerden yakalar da ismini bulabilirsem mutlaka yazıya ekleme yapacağım. – Madem öyle şu meşhur yengeci burada tadalım dedik, bir de yanına Singapur Sling söyledik; masayı yerel tadlarla donattılar, tadından yenmez bir tecrübe oldu. :)

Lotus ve kalamar :)

Lotus ve kalamar :)

spaghetti ve chilli crab

Spaghetti ve Chilli crab

Fark ettim ki Uzakdoğu’ya gittiğinde Türk insanı iki farklı eğilim gösteriyor; yemeklerin farklılığı karşısında korkup harıl harıl türk, özbek, yunan restorantları arayanlar ya da o kadar yol gelmişken değişik tecrübeler edinmek, tadlar tatmak için bilimum egzotik restoran arayışında olanlar. Evet, yemeklerin yapılışı ve bazen kullandıkları malzemelerdeki yağlar yüzünden değişik ve belki sizi iten bir kokuyla karşılabiliyorsunuz ama benim tavsiyem ne olursa olsun mutlaka temiz bir restoran bulup yerel yiyecekleri denemek gerektiği. Yoksa örneğin, Ankara’da lotus kökünü nerede yiyebilir ya da taze toplanmış ve sıkılmış tropik meyve suyunu nerede içebiliriz?..

2. Hem serin, hem kültürel bir gezinti: River Cruise

Singapur’u baştan sona tanımak ve görmek için harika bir fırsat. Hem nehrin üzerinde püfür püfür etrafı seyredip hem de o anda gördüğünüz yerler hakkında bilgi almak istemez miydiniz? River Cruise‘un en beğendiğim özelliği işte tam da buydu. Turistler için hazırlanmış bir rehber kaydı var, siz o anda hangi noktadan geçiyorsanız oradaki bölgenin, heykelin, köprünün, anlatılacak bir hikayesi olan her ne varsa size çok eğlenceli ve bilgilendirci bir şekilde anlatıyor. Böylece aman elimdeki kitaçıktan okuyayım, dur şuranın adı neydi bir bakayım diye kasılmadan hem görüyor hem dinliyor hem de hiçbir şey kaçırmamış oluyorsunuz. Ben gündüz bindiğim için hem gidebildiğim hem gidemediğim, tüm önemli noktaları nehirde gezerek eksik bilgilerimi tamamlamış oldum, ama eminim ışıkların ve gece hayatının oluşturacağı manzara için bir de gece gezintisini tecrübe etmekte fayda var. :)

IMG_2505       IMG_2522

3. Beş çayınızı Singapur Flyer’da okyanusa manzarasına karşı için!

İngiltere’deki meşhur London Eye‘a kardeş olan Singapur Flyer için dünyanın en yüksek kapsüllü gözlem yerlerinden biri diyebiliriz. Yaklaşık 30 dk süren yolculukta, kapalı bir kapsül içerisinde Singapur’u, okyanusu, limanı, ünlü Marina Bay’i gökyüzünden görmüş oluyorsunuz. İşin güzel tarafı London Eye kadar kalabalık olmaması :) London Eye için epeyce süre sırada beklediğimi hatırlıyorum ama Singapur Flyer’da çok çok özel bir durum oluşmadığı sürece böyle bir şey söz konusu değil. Maalesef her yerde küçük bir İngilteremsi durumlar söz konusu olduğu için buna sebep London Eye’dan sonra pek de ilginç gelmeyecek olmasıdır, kim bilir…

İşin güzel tarafı, Flyer’ı sadece normal turist gibi diğer insanlarla kapsülün içinde Singapur’u izlemek dışında özel organizasyonlar için de tercih edebilirsiniz. Örneğin arkadaşlarınızla akşamüstü çayınızı sadece size özel kapsülün içinde içebilirsiniz, ya da sevgilinizle romantik bir akşam yemeğini gece manzarasına karşı yiyebilirsiniz; hatta belki evlenme teklifi edecekseniz de bu romantik kapsülü seçenekleriniz arasına koyabilirsiniz (evet garantili!). Normaldan biraz daha fazla ücret ödeyerek ve en az 1 gün önceden rezervasyon yaptırarak değişik ve zevkli bir anı oluşturabilirsiniz. Seçenekleri ve koşulları resmi internet adresinden inceleyebilirsiniz: http://www.singaporeflyer.com

IMG_2474

Singapur Flyer kapsülü

IMG_2466

Bu da Singapur’un TOKİ’si.. :)

IMG_2468

4. Marina Bay mutlaka görülmeli

Bataklıkların kurutulup denizin doldurulmasıyla oluşturulan ve günümüzde ülkenin en popüler noktası olan Marina Bay’de ünlü “merlion” heykelini, dünyanın en pahalı otellerinden biri olan Marina Bay Sands‘i, uzaktan da olsa Singapur Flyer’ı, deniz üzerine inşa edilmiş spor ve konser sahası Floating Stadium‘u görebilirsiniz. Sonra da belki akşam yemeği için her türlü dünya mutfağını sunan sayısız restoranın bulunduğu Clarke Quay’ye geçebilirsiniz.

IMG_2527

5. Ulusal Botanik ve Orkide Bahçelerinde doğanın belki de hiç görmediğiniz bitkileriyle tanışabilirisiniz

Singapur’un olmazsa olmazı botanik bahçeleri.. Sıcak ve nemli iklimiyle, özenle korunmuş ve çoğaltılmış binlerce çeşit bitkisiyle gerçekten büyüleyici ve başka bir yerde yaşanamayacak kadar güzel bir tecrübe. Mutlaka ama mutlaka ziyaret edilmeli. Benim ulusal botanik bahçesi ve favorim orkide bahçesini gezerken yaptığım gözlemlerime buradan erişebilirsiniz.

IMG_2379

Share This:

Uzak Doğu’nun aslan parçası: Singapur

Kısa bir müzik arası verdikten sonra yeni bir ülkeyi keşfetmek için rotamızı gene uzak doğuya çeviriyoruz. Bu sefer Uzak Doğu’nun aslanındayız: Singapur.


Yola çıkmadan önce heyecanlıyım. Singapur her anlamda, barındırdığı hazineleriyle uzun süredir dikkatimi çeken ve bende merak uyandıran bir ülkeydi. Ekvatora çok yakın bir ülke. Sevinçliyim; çünkü henüz Türkiye’ye bahar yeni yeni geliyorken, yazı yaşayan bir ülkeye gideceğim. Valizim şortlar, ince bluzlar, açık ayakkabılarla dolu… Vize istemeyen bu ülkenin ünlü botanik bahçesini, mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerini ve özellikle çeşit çeşit
orkidelerini görmek için can atıyorum.

 

Uçağımız uzun saatler sonunda bu küçük ülkeye varıyor. Dünyanın en iyi havaalanlarından biri olan Chiangi Havalimanı’nda insanı boğucu bir nem karşılıyor. Pasaport işlemlerinden sonra otele doğru taksiyle giderken ülkeyle tanışmaya başlıyorum. Fonda yemyeşil bir bitki örtüsü, yapış yapış nemli bir hava, modern ve tertemiz caddeler, renkli çiçekler…

 

Gelmeden önce tabi ki ufak bir araştırmayla nereye geldiğim hakkında bilgilenmiştim. Efsaneye göre Malezyalı bir prens olan Sang Nila Utama, adaya ayak bastığında adada bir aslan görmüş ve şans, bereket, uğur getirmesi için adaya Singa Pura ismini koymuş. “Singa Pura”, Malay dilinde Aslan Şehir anlamına gelmekteymiş. Sonrasında ülkenin o çok bilindik Merlion heykeli ortaya çıkmış. Bir deniz aslanı olan heykel, ülkenin sembolü haline gelmiş.

 

 

Peki, biraz daha yakın tarihinde ne oldu, nasıl Singapore oldu diye sorarsak da karşımıza 19. yüzyılda (tabi ki de!?) İngiliz Stamford Raffles çıkıyor. Kendisi İngiltere’nin Asya sömürgelerinden sorumlusu olarak geliyor bu güzelim balıkçı ülkesine, diyor ki burayı güzel bir ticaret limanı şehri yapalım. Alınan izinlerle gelişmeye başlayan liman, ülkeyi de kalkındırarak önemli bir ticaret merkezi haline gelmeye başlıyor. 2. Dünya Savaşı sırasında İngiltere Singapur’a gerekli dikkati gösteremeyince Japonlar ülkeyi işgal ediyorlar. Daha sonrasında Japonya da atom bombasıyla karşı karşıya geldiğinde ülkeyi boşluyor ve Singapur tekrar İngiltere’nin himayesine geçiyor. Bir dönem Malezya ile birleşse de bu birleşmeden 2 sene sonra 1965’te bağımsızlığını ilan ediyor. Sonrasında da kısa süre içerisinde çok önemli bir ticaret merkezi ve dünyanın en işlek limanlarından biri oluyor. Tam bir aslan parçası maşallah…


Ülke, uzun dönem İngiltere’nin sömürgesi olarak var olduğu için ülkenin genelinde İngiliz kültürü ve alışkanlıkları oturmuş durumda. Hatta öyle ki, sokakta yerel halktan çok İngiliz ya da Avustralyalı turistler var. Zaten sömürgeci ülkelerin, bağımsızlığını ilan etse de hala o ülke kendisinin himayesindeymiş gibi var olan özgüvenleri yok mu… Ama yiğidi öldürüp hakkını yemeyelim. 
Raffles o kadar da acımasız değilmiş. Zira, köleliği kesinlikle kaldırmış, her farklı grubun yaşayabileceği mahalleler kurmuş. Çin Mahallesi, Arap Mahallesi vs. Genel olarak ülkede bir bütünlük içerisinde korunmuş gruplaşmalar var. Mesela milli dili Malay ama çok aktif bir ticaret ülkesi/limanı olduğundan İngilizce resmi dilmiş gibi bir izlenim bırakıyor. Bunun yanı sıra komşuluktan ve zamanında yaşadığı göçlerden dolayı hatrı sayılır derecede fazla Hintçe ve Çince konuşuluyor. Hepsinin kendi içinde lehçeleri var. Din kavramları da birbirine saygı çerçevesinde oldukça fazla şekilde çeşitliliğini korumuş. Bu çeşitlilik korunduğu için güvenlik seviyesi de en üstte. Güvenle seyahat edebilirsiniz..

Güvenlik demişken, tamamen olmasa da kenarından ilişki bir konu olarak “yasak”lardan bahsetmeden geçemeyiz. Zira Singapur, dünyada şu cümle ile tanınıyor: “Singapore is a fine city”. Yani, Singapur aslında güzelliğinin yanında yasakların şehridir. Ama güvenlik seviyesi çok yüksek olduğundan mıdır nedir yasakladıkları şeyler bizim Orta Doğu ülkelerine göre o kadar masum ki.. 

Örneğin sokakta sakız çiğnemek yasak; cezası 500 Singapur doları. Hatta çiğnemeyi bırakın satması bile yasak! Diğer yasaklardan bazıları: sokağa çöp atmak, tükürmek, yay geçitleri dışında bir yerden karşıdan karşıya geçmek, köprünün altından bisiklet ile geçmek, kırmızı ışıkta geçmek, toplum içinde sarılmak, taksi bekleme noktaları dışında taksi durdurmaya çalışmak, sokakta belirlenmiş alanlar dışında sigara içmek… Durum böyle olunca insan ister istemez yaptığı her hareketi iki kere düşünmek zorunda kalıyor.


Singapur ile ilgili göz çarpan diğer bir nokta ise klima kullanımı. Açık hava dışında TÜM yerlerde klima mevcut ve insanı feci derecede hasta edebilecek kadar yüksek bir kullanım seviyesi var. Tamam, ada küçük ama insan, bu elektrik değirmeninin suyu nereden geliyor diye merak etmiyor değil. Sanki tüm ada bir soğutucunun üzerine oturtulmuş gibi. Dışarıda +40C sıcaklıktan bunalıp kendinizi attığınız herhangi bir kapalı mekanda, araçta maruz kaldığınız sıcaklık – abartısız- neredeyse sıfırın altında. Durum böyle olunca o inanılmaz soğuğu hissedince gözünüze ne kısa şortlar, ne parmak arası terlikler, ne de tril bluzlar hoş gözüküyor. Ekvatorun dibindeki güzelim ülkede kendinizi şömine karşısında battaniye altında içeceğiniz buharı tüten bir çorba hayaline kaptırıyorsunuz J


Çorbadan konu açılmışken Singapur’un mutfağından bahsedecek olursak da gene halkın çeşitliliği gibi ülkenin mutfağında da bir çeşitlilik görmek mümkün. Hem aldığı göçlerden hem de komşu olduğu ülkelerin etkisiyle Çin, Malay, Tayland ve Japon mutfaklarının etkileri çok büyük. Bu yanı sıra Batılı turistler için de İspanyol, İtalyan ve Meksika mutfaklarından yemekleri de bulabileceğiniz restoranlar bir hayli mevcut. Tüm Uzak Doğu ülkelerinde olduğu gibi Singapur’da da sokakta yemek pişirmek ve yemek adeti var. Hijyen konusu tabi ki restoranlara göre tartışılamaz ama diğer Uzak Doğu ülkelerine görece iyi durumda.

                                       


Yemeklere ek olarak Singapur’un öne çıkan diğer bir özelliği de tropik meyvelerden yapılan meyve suları. Daha önce belki de ismini hiç duymadığınız bir sürü tropik meyve var. Pek çok yerde bizdeki dondurmacılar gibi meyve sucular bulmanız mümkün. İstediğiniz sayıda ve çeşitte meyveyi karıştırarak çok değişik meyve suları tatmak mümkün. Hatta ne yalan söyleyeyim, ekvator sıcağıyla en iyi giden şey bu serin ve bazen mayhoş bazen tatlı, özetle tadı piyango olan meyve suları!


Henüz burada paylaşmaya sıra gelmeyen Uzak doğu ülkeleri seyahatlerimi göz önüne aldığımda Singapur uzak doğu kültürü üzerine inşa edilmiş küçük bir Avrupa  ülkesi gibi diyebiliriz (hatta İngiltere alınmazsa, çekinmeden uzak doğu esintili İngiltere gibi de diyebiliriz). Güvenliği, güzelliği ve doğallığı ile Uzak Doğu’da görülmesi tavsiyeye değer bir ülke.

 

Share This:

Dört mevsimlik cennet: Abant

Ne zaman hayat dört bir yandan darlamaya başlasa huzur bulduğum, kendimi yenilediğim tatilleri düşünürüm. İşten, güçten, yoğunluktan unuttuğum dinlenceyi, sükuneti tekrar hatırlarım, ufacık da olsa hayata tekrar sarılırım. Bu sefer herkesin 1-2 günlüğüne sonsuz huzur bulabileceği ve çok büyük imkan gerektirmeyen bir duraktan bahsetmek istedim. O yüzden bu yazıda rotamızı yurt dışından yurt içindeki güzel noktalardan birine yöneltiyoruz: Abant.

Uzun süreli koşuşturmaların ardından Mayıs başındaki kısa tatilimizde şöyle sakin, sessiz, huzurlu ve kafa dinlemeli bir yere gitmek istedik. İstanbul’a ve Ankara’ya neredeyse eşit uzaklığıyla Abant için dört mevsimlik bir cennet desek herhalde yanlış olmaz. Çok duydum ama ilk defa bu sene gidebildim ve bundan sonra da hem yakınlığı hem de dinlendirici atmosferiyle vazgeçilmez duraklarımızdan biri olacak gibi gözüküyor.

Abant gölü çevresinde kalınacak yerler tabi ki mevcut ama biz vakit olarak çok geç kaldığımız için doluluk çok fazlaydı ve kalan yerler de aşırı pahalılaşmıştı. Biz de alternatif olarak yakın bölgelerdeki yerlere baktık. Bu vesileyle Fenerbahçe Topuk Yaylası Tesisleri ile tanışmış olduk. Hem internetteki resimleri hem de aldığı olumlu yorumlar ile bizim de karar verme sürecimizi kısaltmış oldu. 3 günlük tatilimiz için bu tesisi seçtik.

Abant’a 28 km uzaklıktaki tesis, Abant’tan arabayla yaklaşık yarım saat sürüyor. Hem Fenerbahçe’nin hem de diğer misafir takımların çalışma yaptığı bir tesis olduğu ve İstanbul’dan haftasonu gelen misafiri bol olduğu için Abant’ı geçer geçmez yoldaki işaret tabelaları başlıyor. Bulamamanız imkansız..

Kocaman Fenerbahçe Topuk Yaylası Tesisleri tabelasını gördüğünüzde sizi dik bir yokuş karşılıyor. Bol dönemeçli ağaçlarla çevrili dağ yolunu takip ediyorsunuz. Bazen yokuş yukarı bazen yokuş aşağı. Biz ilkbaharda gittiğimiz için sadece yağmurlu durumla karşılaştık ama kışın gidenler için bu yol kayganlık açısından biraz daha dikkat gerektirebilir. Yolda eski evleri olan, bol yeşillikli bir köyün içinden geçiyorsunuz. Her yer ağaç olduğu için geldik mi, nereye gidiyoruz, bu yolun sonu neresidir gibi bir his oluşsa da bir süre sonra dümdüz bir göletle birlikte tertemiz tesis karşınıza çıkıveriyor. Dağların, ağaçların ve sessizliğin ortasında durgun, dümdüz bir gölet; yanında çeşitli spor dallarına hitap eden kocaman çim sahalar, arkasında da doğal ahşap malzemeden yapılmış büyük bir tesis. Odalar temiz; zaten her daim ya çalışmaya gelen takımlar ya da grup olarak haftasonunu değerlendirmeye gelen (özellikle) İstanbullular olduğu için temizlik ve düzen sürekli korunuyor, öyle belli bir sezon söz konusu değil anladığımız kadarıyla. Yarım pansiyon uygulaması var; yemekleri çok çeşitli ve gerçekten güzel.

 

 
 

 

Her gün spor yapmak istiyorum gibi bir düşünce içerisinde değilseniz 1 hafta kalınacak bir yer değil – 2 günden sonra insanoğlu sıkılabilir. Ama haftasonu için ya da 1-2 günlük dinlenme amaçlı seyahatler için gerçekten tavsiye edilesi bir yer. Göl kenarında hafif yürüyüşler ya da bahçede tavlayla çay keyfi yapabilir, dağ havasıyla sadece 1-2 günde yenilenebilirsiniz.

 

 

 

 

E bu kadar gelmişken, üç günlük tatilimizin bir gününü de Abant’a ayırmamak olmazdı. Sabah kahvaltısından sonra yarım saatlik bir araba yolculuğunun ardından Abant Gölü Tabiat Parkı’na ulaştık. Dağların arasında oluşmuş kocaman, sakin bir göl; etrafında huzurlu ağaçlar, sessizlik…

 

 

 

Ufak bir araştırmayla bu park hakkında biraz daha ayrıntılı bilgiye ulaşıyorum. Gölün büyüklüğü 127 hektar. Kendine özgü bir ekosistemi var. Gölün etrafında bol bol karaçam, meşe, köknar, kayın, gürgen ve ardıç ağaçları ile zengin bir bitki örtüsü mevcut. Buranın fındık faresi yöreye özel. Ayrıca gölde görülen alabalık da literatüre ayrı bir tür olarak girmiş; Salmo trutta fario var abaticus. Okuduğum kadarıyla alabalık tutmaya yılın belli zamanlarında belli bir ücret karşılığında izin veriliyor. Onun dışında spor amaçlı olarak balık tutabilirsiniz.

 

 

Gölün çevresi 7km uzunluğunda. İsterseniz yürüyüş yapın, isterseniz bisikletle ya da faytonla gezin, ama mutlaka şöyle bir tam tur yapın. Yürürken yorulursanız turunuza at üstünde devam edebilir, değişik bir tecrübe yaşayabilirsiniz :)

 

 
 
 

 

Göl ve etrafı sizi tüm gün ağırlayacak kadar çok seçeneğe sahip. Biz biraz yağmurlu bir mevsimde gittiğimiz için sadece bir yürüyüşle göl kenarındaki bir restoranda göle karşı yemek yeme aktivitesi yapabildik. Bunun dışında piknik için çok güzel bir ortam var. Şöyle güneşli, ılık bir hava olsaydı da kalabalık arkadaş grubuyla gelip şurda tüm gün yayılıp piknik yapsaydık diye içimizden geçirmedik değil…

 

Kesinlikle (naçizane) tavsiye ediyorum efem. Mevsim ne olursa olsun, atlayın arabanıza şöyle 1-2 gün şehrin gürültüsünden ve stresinden uzak, huzurla ve doğa sessizliğiyle şarj olun derim.

  

Share This: