Asakusa, Tokyo, Japonya

Görsel

IMG_0322

Share This:

Nihon e yōkoso!

Gıda mühendisi olup kendi işimi yap(a)madığım için belki de şu an yaptığım işin en sevdiğim kısmı yıl içerisinde düzensiz aralıklarla yaptığım yurt dışı seyahatler. Yeni ülkeleri, yeni şehirleri görmek, yeni kültürleri anlamaya çalışmak…

Seyahat öncesi her zaman yaptığım ince bir hazırlık, araştırma evresi olur. Gittiğimde işten arta kalan dar zamanda gezilebilecek yerleri, tadılabilecek tatları, o şehirde mutlaka yapılması gereken ilk 3 şeyi belirleyip yola çıkmak zevkle yaptığım bir şey. Gerçi hayatta her yapacağım “ilk şey” öncesi bilgi edinme, araştırma yapma huyum vardır. Hiçbir zaman bomboş, hallederiz kadir modunda olmadım. Bazen de biraz salıvermek daha iyi olabiliyor ama yurt dışına hele ki sürekli gidemeyeceğiniz yerlere giderken azıcık bilgilenip gitmek en iyisi.

Her neyse.

Japonya’ya ilk gittiğimde ülkeden, insanlardan, kültürlerinden o kadar etkilendim ki herhalde başka bir ülke beni bir daha bu kadar etkileyemez diye düşündüm. Fakat sonrasında gene Uzak Doğu, Avrupa, hatta Güney Afrika’ya yolculuklarım olmasına rağmen Japonya gönlümde hep bir numarada kaldı.

Elbette Japonya ile ilgili çok sayıda ve çok daha detaylı şekilde bilgiye ulaşmak mümkün. Fakat ben ülkeleri, ayrıntılarını fark etmeye çalışarak tanımayı daha çok seviyorum. Burada da madde madde ilerlemektense ayrıntıları incelemek, sanıyorum daha çok hoşuma gidecek.

Önce ülkeye girişle başlayalım; uluslararası uçuşlarda kullanılan Tokyo Narita havaalanına indiğinizde huzur ve düzen hemen ilk adımda hissediliyor. Gümrükten geçmek için oluşan uzun kuyruktan hiç korkmamak lazım. Zira, hemen bu durumu hızlandıracak şekilde organize olup sizi en kısa sürede gişelerden geçiriyorlar. Türkiye’deki gümrükleri düşününce sadece pasaportunuzu inceleyen ve damga basan bir polis gözünüzün önüne gelir. Fakat burada sanıyorum insan bolluğu ve yerleşim alanı/iş imkanı azlığı ters orantısı nedeniyle bir sırayı düzene sokmak için bile en az 2 kişi çalışıyor. Ve hepsi de dünyanın en büyük sorumluluğuna sahipmiş gibi ciddiyetle ve mutlulukla çalışıyorlar. Sanırım Japonya’nın diğer ülkeler tarafından zor anlaşılan başarısının ardında bu yatıyor; bireysel katkının toplumsal verimliliğe dönüşümünün bilinci.

Havaalanından şehrin merkezine ulaşım pek çok yolla sağlanabiliyor. Bizdeki 2-3 duraklı Havaş’ların aksine burada Havaş muadili Airport Limousine otobüsler sizleri oldukça tatmin edecek noktalara ulaştırabiliyor. Çoğu zaman kalacağınız otel görece büyük bir otel ise bazı otobüslerin durakları direkt bu otellerin kapıları bile olabiliyor.

Onun yerine gene de taksiye binmek isterseniz oldukça yüksek ücretler ödemeye hazır olmalısınız. Tokyo halihazırda çok pahalı bir şehirken taksilerin de bu duruma orantılı şekilde ücretlendirilmesi kaçınılmaz. Örneğin benim kalacağım otel, şehir merkezi dışında görece havaalanına yakın olduğu halde taksi ücreti yaklaşık 30.000 ¥ (yaklaşık 300 USD) idi, bir de şehir merkezine gitmeyi düşünün artık… Belki çok çok kısa mesafelerde bu değişik tecrübeyi edinmek için taksi kullanılabilir, zira ne taksiler ne de taksiciler bildiğimiz şekilde değil. Taksiler her zaman tertemiz, parlak; yanınıza yaklaştığında kapı kendiliğinden açılıyor. Taksicinin kıyafetleri özel, üniforma gibi; kasketliler ve beyaz eldiven giyiyorlar. Gürültüsüz, gereksiz muhabbetsiz (ki zaten İngilizce bilme oranı düşük), sakin ve nezih bir şekilde gideceğiniz yere gidiyorsunuz. Yolculuk sonunda mutlaka ücret karşılığında fiş veriyorlar. “Üstü kalsın” çok da beklenen bir davranış şekli değil.

Hepsini bir yana bırakırsak kullanılabilecek en uygun, en zevkli ulaşım şekli metro. Şehir adeta metro ağlarıyla örülü durumda. Zaten ufacık bir kara parçası olduğu için, ne yapsınlar, yerin altına doğru genişlemişler. Yerin altında aynı şehirden bir o kadar daha var. Bütün bir günü metronun içinde geçirmek gibi ilginç bir isteğiniz oluşursa bile bunu hiç sıkılmadan başarmanız mümkün. Kat kat metro, çeşit çeşit hat, her katta ayrı dükkanlar, alışveriş olanakları; en az üstü kadar yerin altı da eğlenceli ve ışıl ışıl. Metro nerede derseniz, örneğin bir defasında tam 5 tane yürüyen merdiven inmek durumunda kaldığımı söyleyebilirim. Ve bu giriftliğe rağmen, ne bir sallantı, ne bir gürültü, sanki alttan üstten metro geçmiyor da kapalı bir alışveriş merkezinin içindeyiz. Bu kadar karmaşanın içinde kaybolmak mümkün mü derseniz; tabelalar o kadar açıklayıcı ki, yeter ki bineceğiniz hattı bilin, gerisini tabelaların sizi yönlendirmesine bırakın. 

Peki metroyla ulaşım ne kadar diye sorarsanız… Metro ücretlendirmesi ineceğiniz durağa göre değişiyor. Birkaç gün turistik gezi için bile gelmiş olsanız dahi havaalanından alınabilecek günlük sınırsız ulaşım sağlayan biletler var. Bu biletlerin bazıları sadece JR metrolarında kullanılırken bazıları otobüslerde de kullanılıyor. Böylece aynı gün içerisinde ulaşım sınırlaması ve ekstra masrafı olmadan şehri gezebilirsiniz. Benim gün içerisinde maalesef çok fazla metroyla gezme imkanım olmadığından her kullanımda ayrı ayrı bilet almayı tercih etmiştim. Dolayısıyla metro durakları girişindeki otomatik bilet alma makinelerini çözmek durumunda kalmıştım. Şehirde İngilizce bilen kişi sayısı çok az, bilenler de iyi konuşamadıklarını düşünüp çekindikleri için konuşmayı tercih etmiyorlar, dolayısıyla Japon karakterleri içerisinde boğulmuş bir halde çözmeniz gereken bir şey varsa, el, kol işaretlerini denemekten başka çareniz yok. Tokyo’ya ilk gelişimde elimde İngilizce metro haritasıyla hangi durakta ineceğimi, ne kadar ödeyeceğimi çözmeye çalışırken şans eseri İngilizce bilen birine denk gelmiştim. Böylece sistemi kavrayıp sonra da kolaylığın tadını çıkarmıştım.

Dediğim gibi, hemen hemen her noktaya ulaşan bir metro ağı sistemi var. Tek yapmanız gereken ineceğiniz durağı haritadan bulup, durakların girişinde yer alan makinelerden ineceğiniz durağın üzerinde yazan miktar tutarında bilet almak. Sonrasında bu bileti girişte ve indiğiniz durağın çıkışında kullanıyorsunuz, eğer uygun tutarda bilet almadıysanız geçişi sağlayan minik kapıcıklar açılmıyor. Eğer doğru tutarı ödediyseniz makine bileti yutuyor ve size kapılarını açıyor.


http://www.tokyometro.jp/en/subwaymap/pdf/routemap_en.pdf

Pek çok ülkede metro tecrübesi edinmiş biri olarak azıcık ahkam kesme iznim varsa eğer Tokyo metrosunun gerçekten çok işlevsel ve makul olduğunu söyleyebilirim. Ulaşım için her zaman ilk tercihim.

Gelelim sokaklara, insanlara, hayat akışına…

Tokyo çok hareketli bir şehir ama bir o kadar da içinde inanılmaz bir huzur ve düzen barındırmakta. Sürekli bir koşuşturmanın, devinimin, hızın ortasında; o kadar karmaşanın içinde bir yerlerde huzur dolu bir tapınak, sakin bir park mutlaka var. Düşünsenize; deprem riski olmasına rağmen yapılmış o 20-30 katlı binaların içinde çalışırken, o yoğunluğun arasında şehirden kendi kendine izole olmuş dingin bir tapınağın avlusunda ya da sakuralarda bezenmiş bir parkın içinde sanki farklı bir boyuta geçmişcesine mola vermek pek ala mümkün.

Belki de kocaman (?) şehrin içindeki sakin düzeni sağlayan en önemli faktörlerden birisi de Japonların çok dakik ve mükemmeliyetçi olmaları olabilir. En çok kullanılan ulaşım aracı olan metrolar o kadar dakik ki, belirtilen saatte ve dakikada belirtilen platformda oluyor. Eğer 17.58’de gelecek diyorsa gerçekten tam olarak o dakikada yanaşıyor; kalkış saatine 09.02 diyorsa ne 9.01’de, ne de 09.03’te kalkıyor. Platformlarda metro kapılarının denk geleceği yerler belli; dolayısıyla metro gelmeden önce zaten halihazırda kuyruğa girmeyi pek seven Japonlar ikili sıra halinde beklemeye başlıyorlar. Metro gelip kapıları o kırmızıyla belirtilen yerlerde durunca da kesinlikle önce tüm ineceklerin metrodan çıkması bekleniyor. Bir tek kişi bile kalsa içeri girmek için onun da çıkması bekleniyor. Bizdeki yanaşan Ankaray kapısının açılmasıyla insanların sanki iki akarsunun coşkunca birbirine çarpması ve birbiri içinde dağılması gibi oluşan görüntülerden eser yok. İtiraf edeyim, Japonya’daki saygı dolu bu hareketi gördüğümde baya bir etkilenmiştim. N’aapayım, Ankara’da bu görüntüler maalesef namümkün…

 

 

 

Resimden çok belli olmasa da inşa edilen her şey, yapılan en ufak şey hepsi milim milim hesaplanarak, ön çalışması saatlerce yapılarak gerçekleştiriliyor. Önemli olan ne kadar süreceği değil, sonucun mükemmel olması. Örneğin bir keresinde baharın gelmesiyle Yoyogi Parkı’nda yürüyüş yolunda yerdeki çizgilerin boyanmasına şahit oldum. Önce hepsi cetvelle hesaplandı, eşit uzaklıklarda işaretlendi, sonra daha düzgün olması için bant ile boyanacak yer belirlendi vs. Çok net 2-3 saatlerini fütursuzca harcadıklarını kendi gözlerimle görmüş oldum. E tabi, Türkiye’deki işleyişi gördükten sonra ve üstünkörü yapılan iş, yapıma ters düşse de hayatta kalmak için azıcık kanıksamak durumunda kaldığımdan, buradaki sonucu mükemmel ama süreç aşaması gereksiz uzun işleyiş bazen insana fenalık da getirebiliyor. Ver şunu ben sana yapıvereyim 2 dakikada diye içinizden geçirmiyor değilsiniz hani! Ama gene de ne olursa olsun sonuca baktığımızda gerçekten değmiş diyorsunuz.

Japonya’da, bizdekinin aksine trafik soldan akıyor. Trafik ışıklarına mutlaka uyuluyor. Türkiye’de özellikle yayalar kendilerine kırmızı ışık yanıyorken eğer araç yoksa karşıdan karşıya geçerler. Hatta Ankara-Kızılay’da 3-5 kişi birikti mi ışığın rengini ya da araba mevcudiyetini bile göz almazlar, direkt yol onlarınmış gibi davranırlar. Oysa burada yol bomboş bile olsa ışık kırmızıysa duruyorsun. Aslında bu cümleyi yazarken ne kadar anlamsız bir şeyden bahsettiğimi düşündüm. Işık kırmızıysa zaten dur demek ve senin de durman gerekiyor. Ama ülkemizde bu düz gerçek o kadar yerler altında ki, yabancı ülkelerde “Kırmızıda duran insanlar var!!” diye hayretle anlatmamıza yol açıyor..

Araba kullananlar da yayalar gibi bir o kadar kurallara bağlı ve çevresine saygılı. Her ne kadar yol sizin olmasa da oldu ki yola çıktınız; size her zaman yol veriyorlar, hem de sövmeden, küfretmeden, gerginlik yaşatmadan; gülümseyerek. Geldiğim hiçbir seferde tek bir kere bile de korna sesi duymadım, her zaman tıkır tıkır işleyen bir trafik var. Oldu ki yoğunluktan dolayı trafik sıkıştı, bekleme, kuyruk vs. oluştu, hiç sıkıntı yok; korna çalmadan sessizce bekleniyor.

Japonların sıraya girme, kuyruk oluşturma hevesleri konusunda bir örnek de yürüyen merdivenlerde. Her zaman iki sıra oluşuyor. Sağ taraftaysanız mutlaka yürümeniz gerekiyor, çünkü durmak için sol tarafı kullanıyorlar ve tek sıra oluşturuyorlar. Sağ tarafı özellikle acelesi olanlara bırakıyorlar, o yüzden yan yana durayım, yanımdakiyle laflayarak çıkarım merdivenleri deme şansınız yok. Sağdaysanız, o zincirle beraber ilerlemek zorundasınız.

Japonya’yla ilgili belirtilmesi gereken en önemli özelliklerden biri de aşırı güvenli olması. Alışveriş merkezlerine ya da insanların bolca bulunduğu mekanlara girişlerde öyle bizdeki gibi x-ray cihazları, üst arama ekipmanları, polisler vs. yok. Tek bayan olarak gece geç saatlerde bile sokakta rahatça yürüyebilir, metroya binebilir, son hatla birlikte evinize gidebilirsiniz. Tabi ki ters durumlar için ya da gerekli yerler için polis merkezleri ve görevli polisler var fakat ne zaman iş yapıyorlar, ya da gerçekten bir hırsızlık/suç vs olursa nasıl hareket edecekler (çünkü hiç tecrübeleri var mı merak ediyorum) açıkçası bir fikir yürütemiyorum.

Tokyo’da gerçekten güvende ve huzur içinde olduğunuzu hissedebiliyorsunuz. İstanbul’a her gidişimde içimde depremden ötürü hep ufak bir korku, endişe olur. 99’da yaşadığımız o faciadan sonra ciddi bir tehlikenin farkına varmak, gereken önlemleri almak yerine bizler televizyonda ne konuda uzman olduğu belli olmayan adamlarla işin magazinsel ve dinsel boyutunu tartışıp, deprem dedeleri en seksi erkek seçtik. Bir deprem ülkesi olmasına rağmen Tokyo’ya hiçbir gidişimde zerre korku, endişe duymadım. O kadar çalışkanlar, bilinçliler ki bizim alamadığımız dersi onlar almış ve şehri neredeyse yıkılamaz hale getirmişler. Kullandıkları malzemeleri sürekli geliştirmişler, denetimlerini artırmışlar, her adımda özenle ilerlemişler ve o mükemmeli hedefleyen iş yapış şekilleriyle dikmişler binalarını. Çünkü ilerlemek, gelişme önemli onlar için. Zaten dünyadaki “kalite” kavramının, sistemlerinin merkezi de gene Japonlar.

Bu ülkede gerçekten insanın bir değeri var; her canlının, her ruhun. Örneğin, işe gitmek için evden çıktığınızda öylece bırakılmış bir çukura düşüp ölme riskiniz yok. En ufak çalışma bile metreler önceden levhalarla haber veriliyor; “10 m sonra çalışma var”; “5 m sonra çalışma var”; “Çalışma var”. Çalışma alanı zaten ışıklarla, uyarı levhalarıyla çevrelenmiş ve bir de başında sadece uyarı çubuğu sallayarak insanları uyaran biri var. Yani bu çalışmayı görmeme ve herhangi bir risk altına girme olasılığınız sıfıra yakın.


 

Japonya’da din konusu ise tabi ki gene bizden dağlar kadar farklı. Ülkenin çoğunluğunun benimsediği bir din yok. Dini olmayanlar olduğu gibi azınlık olarak Hristiyan ve Müslümanlar var; bunların dışında Şintoizm ve Budizm önde olan dinler. Ama onların arasında da keskin çizgiler, kalın çerçeveler yok. Tersine, Japonya’da bütün dinler birbirinin felsefesinden yararlanıyor. Çok bilindik bir cümle vardır: Çoğu Japon Budist gibi doğar, Hristiyan gibi evlenir, Şintoist gibi ölür. Belki bu kadar çeşitliliği düşününce toplum yapısını hayal etmek insanı zorlayabilir ama onlar dinin gerçekten bireysel ve insanla inandığı şey arasında olduğunu çoktan fark etmiş bir millet. Din sürekli konuşulan, tartışılan, insanların muhabbet konusu olan bir kavram değil. Ne biri diğerini bir dine çekmeye çalışıyor, ne de diğeri öbürünün dini farklı diye saldırıyor. Budist ve Şinto tapınakları yan yana. Düşününce, zaten mevcut ahlak değerleri o kadar yüksek, diğer yaşamlara saygıları, incelikleri o kadar gelişmiş ki herhangi bir dinin vereceği maneviyata ihtiyaçları yok.

Tüm bu küçük ayrıntıları fark ederek attığınız her adımda sokaktaki huzuru hissedebiliyor, nadir de olsa göz göze geldiğiniz her Japon’da inceliği gözlemleyebiliyorsunuz. Ben bunu yaşayabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum ve imkanı olan herkesin bu tecrübeyi yaşamasını diliyorum. Japonya’da kesinlikle tadılması gereken bir tat, hissedilmesi gereken bir maneviyat ve mutlaka size katacak bir olgunluk var.

Share This: