Masal şehir Brugge

Ekim ayındaki bir haftalık tatilimizi çok verimli ve güzel geçirdiğimizi düşünüyorum. Aslında plan yapma ve kaynak ayırma konusunda (euro sağolsun) oldukça zorlansak da sonunda gerçekten de yaşanmaya değer, çok güzel hatıralar biriktirdiğimiz bir hafta geçirdik.

Özellikle In Brugge filmini izledikten sonra Brüj’e karşı duyduğum merak ve her iki yerin de övgülerle anlatılması planlamadaki karar sürecimizi sona yaklaştırdı; ve önce Brüj sonra Amsterdam olacak şekilde seyahatimizi planladık ve hemen biletlerimizi alıverdik… :)

Dönüşte kolaylık yaşamak için tatilimizin ilk yarısını Brüj’e ayırdık. Amsterdam Schipol Havaalanı‘na indikten sonra tren ile Brüj’e geçmek için önceden internet üzerinden biletlerimizi aldık. Bu siteden kalkış ve varış duraklarını seçerek pek çok saat seçeneğine göre tren bileti bulabilirsiniz. Sitede açıkça yazıyor mu bilemiyorum (ya da ülkemizde tren ulaşımı o kadar gelişmemiş ki çok cahil kalmışız) ama seyahatinize uygun bileti alırken ufak bir nüansa dikkat etmek gerekli. Seçtiğiniz yolculuk için farklı saatlerde iki tip tren var: Thalys ve Intercity. Thalys biraz daha pahalı ama hızlı olduğundan seyahat süresi daha kısa. Tam tersine Intercity ise daha ucuz ama daha fazla aktarmalı ve biraz daha uzun seyahat süresine sahip. Fakat Intercity’nin en önemli özelliği gün içerisinde belirtilen rota dahilinde istediğiniz saatte o rotadaki istediğiniz treni kullanabiliyorsunuz. Yani herhangi bir durakta treni kaçırdığınızda bir sonraki trene binebiliyorsunuz, Thalys’de böyle bir durum söz konusu değil. Özellikle tren öncesinde uçağınız ya da sarkabilecek bir planınız varsa kesinlikle Intercity treni tercih etmekte fayda var. Uçağımızın 3 saat rötarla kalkışı ve 1 saatlik bagaj beklememiz sonucunda binmeyi planladığımız treni kaçırdık. Ama neyse ki biletlerimiz Intercity olduğundan yaklaşık 3 saat sonraki trene binip yolumuza koyulduk. Bu bilet ile şöyle bir rota izleniyor: Amsterdam Schipol – Rotterdam – Antwerp – Ghent – Brugge.  E tabi, durak ve tren değiştire değiştire Brüj’e ulaştığımızda artık istasyondaki tabloları ve telefon uygulamasını çözmeyi öğrenmiştik.. :)

Rotterdam Train Station

Rotterdam Tren İstasyonu

Brüj’de kaldığımız otel Ibis Budget Brugge Centrum Station, Brüj tren istasyonunun hemen yanındaydı. Brüj zaten küçük bir yer olduğu için merkeze mesafenin sorun oluşturmayacağını düşündük ve dönüşte kolaylık yaşamak açısından istasyona yakınlığından bu oteli tercih ettik. Odanın küçüklüğü ve tasarımı, kullanımdaki verimi oldukça düşürmüş ama bir iki günlük konaklama ve konumu açısından oyumu tercih edilebilir olarak kullanacağım.

Şehri keşfetmeye istasyonun kapısındaki bilgi merkezinden edineceğiniz bir turist haritası ile başlayabilirsiniz. Şehir küçük olduğu için kendi gezi rotanızı oluşturup, günübirlik bile olsa dolu dolu bir gezi yapabilirsiniz.

Kısaca bahsetmek gerekirse…

Brugge’ün anlamı, köprüler.

Köprülerden oluşan şehir II. Dünya Savaşı’ndan sonra en iyi korunan yerlerden biri. Bu anlamda UNESCO “Dünya Kültür Mirası Listesi“nde yer alıyor. Minik taş evleriyle, sakin ve düzgün sokakları, temiz havasıyla hem Avrupa hem Orta Çağ şehri diyebiliriz. İklim olarak biraz serin; örneğin biz ekim ayının başında gitmemize rağmen Kasım sonu tarzında bir havayla karşılaştık. Dolayısıyla hangi mevsimde giderseniz gidin mutlaka buranın bir kaç derece altında bir iklim için gerekli önlemi almakta fayda var.

Avrupa’nın tren sistemi sayesinde özellikle Belçika’dan Brüj’e günübirlik bir gezi çok kolay bir hale gelmiş. Bu yüzden turist yoğunluğu oldukça fazla. Kim yerel halk, kim turist bazen ayırt etmek zor oluyor. Bu yoğun ilgi yüzünden özellikle haftasonunda oldukça fazla turist ziyaretçi olduğunu söylemek gerek.

Kısaca gezi noktalarından bahsedecek olursak:

Brüj’de iki tane önemli meydan var:

1. Markt Meydanı

İsminden de biraz tahmin edileceği gibi ticari amaçlar için kullanılıyormuş. Meydanın ortasında Jan Breydel ve Pieter de Coninck‘in heykeli bulunmakta. Hemen arkasında açık havada oturup manzaranın tadını çıkarabileceğiniz kafe ve çeşitli mutfaklara ait restoranlar bulunuyor. Eğer biraz daha tarihi bilgi edinmek isterseniz meydanda Brüj’ün tarihinin çeşitli aktivitelerle anlatıldığı “Historium” müzesini gezebilirsiniz.

IMG_3673

Jan Breydel ve Pieter de Coninck heykeli

IMG_3821

Yaklaşık 1 hektarlık alanda, filmden hatırlayacağınız ünlü çan kulesi Belfort da bulunuyor.

Belfort 13.yy’da inşa edilmiş ve en önemli özelliği 47 tane farklı çan sesine sahip olması. Çan kulesi eskiden yaşayanları çeşitli olaylar hakkında ya da çalışma saatleri konusunda haberdar etmek için kullanılıyormuş. Sonradan saat mekanizması eklenerek, saati de bildirmesi amaçlanmış. Üç kattan ve toplam 366 spiral merdivenden oluşmakta. Yukarıya doğru çıkıldıkça daralan merdivenler bazen tek bir kişinin bile geçişine zor izin verdiğinden, hem izdiham oluşmaması için hem de binayı korumak amaçlı içeriye aynı anda sadece 70 kişiyi alıyorlar. Giriş ücreti ödendikten sonra içeriden çıkan kişiyle birlikte turnike içeri girişe izin veriyor, böylece içeride her daim 70 kişi sabit tutulmuş oluyor.

Evet merdivenler bir efsane, fakat en yukarı çıktığınızda tadacağınız soğuk ve eşsiz 360 derece manzara ile o kadar merdivene değdiğini düşüneceksiniz.

IMG_3672

Belfort

IMG_3690

En tepeye çıkarken içeriden meydanın görünüşü

2. Burg Meydanı

Bu meydan yönetim ve dini objeler için kullanılıyormuş. Belediye binası, nüfus müdürlüğü ve Kutsal Kan Kilisesi (Basilica of the Holy Blood) meydanın başlıca binaları.

Kutsal Kan Kilisesi’nin en popüler özelliğinin, içinde Hz. İsa’ya ait olduğuna inanılan ve cam bir fanusun içinde saklanan kanlı bir bezin sergilenmesi diyebiliriz. Söylenenlere göre bu bez 12.yy’da Kudüs’ten alınarak buraya getirilmiş ve fanus hiç açılmamış. Her yıl sadece bir gün, Mayıs ayının başında, o dönemin havası yaratılarak bu kutsal emanet tüm şehri gezdirilirmiş. Bu gelenekle ilgili UNESCO’nun vidyosunu izlemek isteyenler, buraya tıklamanız yeterli.

IMG_3837

Basilica of the Holy Blood

Dikkat, bu yan yana üç gösterişli binanın gotik mimarisi günün çeşitli saatlerinde sokak müzisyenlerinin enstrümanlarından çıkan notalarla sizi bir anda orta çağdaymışsınız gibi hissettirebilir.

Brüj’ün en güzel yanı, yavaş yavaş, doya doya kendini gezdirme özelliği sanırım. Anın, güzel manzaranın, hayatın tadını çok güzel ve genişçe çıkartabileceğiniz bir yer. Belki de bu hissi veren şehrin ta kendisi, çünkü yerel halkı da bir o kadar telaşsız, sakin ve düzenli. İşletilme amacına göre restoranların açılış saatleri değişiyor. Bizdeki gibi sabahın köründen akşamın geç saatine kadar her dükkanın açık olmasını beklemek yanlış olur. Kahvaltı yaptığınız ya da öğleden sonra kahvesiyle waffle mideye indirdiğiniz kafe aksam 18:00’de kapanıyor. Aynı şekilde öğle yemeğini şöyle kanala nazır bir restoranda yiyelim dediğinizde öğleden sonra 3’e kadar beklemeniz gerekiyor. Yani, kafeler, büfeler, hediyelikçiler ve genel dükkanlar sabah 10’da açılıp akşam 6da kapanıyor. Restoranlar ise öğleden sonra 3’te açılıp gece 10-10bucuk gibi kapanıyor. Bu anlamda aslında en doğrusunu Brüj esnafının yaptığını düşünüyorum. Bizim gibi sistemin kölesi olmaktansa hem daha kaliteli bir hizmet veriyor hem de kendi hayatından da çalmamış oluyor.

Yemeklerden konu açılmışken, waffle ve çikolatadan bahsetmeden olmaz. Açıkçası waffle konusunda biraz hayal kırıklığı yaşadığımı söylemeliyim. Biz Türkiye’de içine malzemeyi basıp neredeyse kumru yer gibi waffle yerken burada sade olarak tercih ediliyor. Waffle sipariş ettiğinizde sade geliyor ve istediğiniz her ekstra malzeme için (çilek, nutella, muz, sos vs) ek ücret ödemeniz gerekiyor.

Ama çok güzel değil mi...

Ama çok güzel değil mi…

IMG_3838

Ve gelelim çikolatalara… Minik minik dükkanlar, el yapımı çikolatalar, çeşit çeşit şekiller… Daha fazlasını isteyenlere Çikolata Müzesi‘ni tavsiye ediyorum.

IMG_3644

Brüj evleri şeklindeki kutularda ev yapımı Brüj çikolatası güzel bir hediye fikri olabilir. :)

IMG_3787

Akşam yemeği için de çok seçenek olduğunu söyleyebiliriz. Eğer daha basit ve ayakta geçiştirmek isterseniz Hollanda usulü patates alabilirsiniz. Çeşitli soslarla ya da doymayanlar için hamburgerle meydanda akşam manzarasına karşı karnınızı doyurabilirsiniz. Daha resmi bir akşam yemeği istiyorsanız, çeşitli mutfaklardan yemekler sunan pek çok restoran var. Özellikle kanalın yanında olanlar biraz daha tuzlu ve rezervasyona ihtiyaç duyuyorlar. Ama onların dışında da sokak aralarında minik ve çok hoş restoranlar keşfedebilirsiniz. Biz ilk akşam yemeğimizi Strijdershuis Brasserie‘de yedik ve gayet memnun kaldık. Loş ve güzel bir ortamı var. Menüsü çok geniş, bazı içeriklerini anlamakta zorluk çeksek de aç kalınamayacak bir yer.

Çikolata dükkanları kadar dikkat çekici bir başka detay da dantel dükkanlarının bolluğu. Önlükten kitap ayracına, yastık kılıfından kolye ucuna, anahtarlığa hiç bir detayda üşenilmeden yaratılmış bir sürü el emeği ürün var.

IMG_3671

IMG_3646

IMG_3666

Dantelin, nam-ı diğer rahibe işinin, bu şehrin bir sembolü haline gelmesinde Beguin rahibelerinin etkisi büyük. 12. yüzyılda Beguinage manastırı, Marguerite de Constantinople tarafından yaptırılmış. Burası savaşta eşlerini kaybeden kadınlar için bir sığınma eviymiş; birlikte toplu halde burada yaşamışlar. Geçimlerini dantel ve dokumacılıktan elde ediyorlarmış. Rivayete göre de bu kadın birlikteliği, ilk feminist hareketinin de körükleyicisi olmuş. Her ne kadar turistik bir yer olarak gezilebiliyor olsa da şu anda hala manastırda yaşayanlar mevcut. O yüzden fotoğraf çekerken ve gürültü seviyesinde saygılı ve özenli olunması bekleniyor.

IMG_3851 IMG_3853

Beguinage Manastırı’nın (Begijhof) hemen devamında Minnewater Parkı bulunuyor. Türkçesi; Aşk Gölü. Bembeyaz kuğuların süzüldüğü sessiz, sakin, romantik bir atmosfere sahip bu parkta isterseniz bisikletinizle gezin, isterseniz spor yapın, isterseniz piknik. Çok güzel fotoğraflar çekebileceğiniz, dinginlik arayanlar için doğru adres olacak bir park.

 IMG_3850

IMG_3848

IMG_3839

Brüj her ne kadar günübirlik bir durak olarak tercih edilse de birkaç gün konaklandığında günlük hayatın telaşından uzaklaştırıp başka bir evrende yaşıyormuş hissi verebilecek kadar büyüleyici. Floransa‘dan sonra en sevdiğim yerlerden biri oldu Brüj. Hem dokusu hem havası, hem mimarisiyle o kadar çok anlatılacak şey var ki, birazını da ikinci yazıma saklıyorum :)

Share This:

Dört mevsimlik cennet: Abant

Ne zaman hayat dört bir yandan darlamaya başlasa huzur bulduğum, kendimi yenilediğim tatilleri düşünürüm. İşten, güçten, yoğunluktan unuttuğum dinlenceyi, sükuneti tekrar hatırlarım, ufacık da olsa hayata tekrar sarılırım. Bu sefer herkesin 1-2 günlüğüne sonsuz huzur bulabileceği ve çok büyük imkan gerektirmeyen bir duraktan bahsetmek istedim. O yüzden bu yazıda rotamızı yurt dışından yurt içindeki güzel noktalardan birine yöneltiyoruz: Abant.

Uzun süreli koşuşturmaların ardından Mayıs başındaki kısa tatilimizde şöyle sakin, sessiz, huzurlu ve kafa dinlemeli bir yere gitmek istedik. İstanbul’a ve Ankara’ya neredeyse eşit uzaklığıyla Abant için dört mevsimlik bir cennet desek herhalde yanlış olmaz. Çok duydum ama ilk defa bu sene gidebildim ve bundan sonra da hem yakınlığı hem de dinlendirici atmosferiyle vazgeçilmez duraklarımızdan biri olacak gibi gözüküyor.

Abant gölü çevresinde kalınacak yerler tabi ki mevcut ama biz vakit olarak çok geç kaldığımız için doluluk çok fazlaydı ve kalan yerler de aşırı pahalılaşmıştı. Biz de alternatif olarak yakın bölgelerdeki yerlere baktık. Bu vesileyle Fenerbahçe Topuk Yaylası Tesisleri ile tanışmış olduk. Hem internetteki resimleri hem de aldığı olumlu yorumlar ile bizim de karar verme sürecimizi kısaltmış oldu. 3 günlük tatilimiz için bu tesisi seçtik.

Abant’a 28 km uzaklıktaki tesis, Abant’tan arabayla yaklaşık yarım saat sürüyor. Hem Fenerbahçe’nin hem de diğer misafir takımların çalışma yaptığı bir tesis olduğu ve İstanbul’dan haftasonu gelen misafiri bol olduğu için Abant’ı geçer geçmez yoldaki işaret tabelaları başlıyor. Bulamamanız imkansız..

Kocaman Fenerbahçe Topuk Yaylası Tesisleri tabelasını gördüğünüzde sizi dik bir yokuş karşılıyor. Bol dönemeçli ağaçlarla çevrili dağ yolunu takip ediyorsunuz. Bazen yokuş yukarı bazen yokuş aşağı. Biz ilkbaharda gittiğimiz için sadece yağmurlu durumla karşılaştık ama kışın gidenler için bu yol kayganlık açısından biraz daha dikkat gerektirebilir. Yolda eski evleri olan, bol yeşillikli bir köyün içinden geçiyorsunuz. Her yer ağaç olduğu için geldik mi, nereye gidiyoruz, bu yolun sonu neresidir gibi bir his oluşsa da bir süre sonra dümdüz bir göletle birlikte tertemiz tesis karşınıza çıkıveriyor. Dağların, ağaçların ve sessizliğin ortasında durgun, dümdüz bir gölet; yanında çeşitli spor dallarına hitap eden kocaman çim sahalar, arkasında da doğal ahşap malzemeden yapılmış büyük bir tesis. Odalar temiz; zaten her daim ya çalışmaya gelen takımlar ya da grup olarak haftasonunu değerlendirmeye gelen (özellikle) İstanbullular olduğu için temizlik ve düzen sürekli korunuyor, öyle belli bir sezon söz konusu değil anladığımız kadarıyla. Yarım pansiyon uygulaması var; yemekleri çok çeşitli ve gerçekten güzel.

 

 
 

 

Her gün spor yapmak istiyorum gibi bir düşünce içerisinde değilseniz 1 hafta kalınacak bir yer değil – 2 günden sonra insanoğlu sıkılabilir. Ama haftasonu için ya da 1-2 günlük dinlenme amaçlı seyahatler için gerçekten tavsiye edilesi bir yer. Göl kenarında hafif yürüyüşler ya da bahçede tavlayla çay keyfi yapabilir, dağ havasıyla sadece 1-2 günde yenilenebilirsiniz.

 

 

 

 

E bu kadar gelmişken, üç günlük tatilimizin bir gününü de Abant’a ayırmamak olmazdı. Sabah kahvaltısından sonra yarım saatlik bir araba yolculuğunun ardından Abant Gölü Tabiat Parkı’na ulaştık. Dağların arasında oluşmuş kocaman, sakin bir göl; etrafında huzurlu ağaçlar, sessizlik…

 

 

 

Ufak bir araştırmayla bu park hakkında biraz daha ayrıntılı bilgiye ulaşıyorum. Gölün büyüklüğü 127 hektar. Kendine özgü bir ekosistemi var. Gölün etrafında bol bol karaçam, meşe, köknar, kayın, gürgen ve ardıç ağaçları ile zengin bir bitki örtüsü mevcut. Buranın fındık faresi yöreye özel. Ayrıca gölde görülen alabalık da literatüre ayrı bir tür olarak girmiş; Salmo trutta fario var abaticus. Okuduğum kadarıyla alabalık tutmaya yılın belli zamanlarında belli bir ücret karşılığında izin veriliyor. Onun dışında spor amaçlı olarak balık tutabilirsiniz.

 

 

Gölün çevresi 7km uzunluğunda. İsterseniz yürüyüş yapın, isterseniz bisikletle ya da faytonla gezin, ama mutlaka şöyle bir tam tur yapın. Yürürken yorulursanız turunuza at üstünde devam edebilir, değişik bir tecrübe yaşayabilirsiniz :)

 

 
 
 

 

Göl ve etrafı sizi tüm gün ağırlayacak kadar çok seçeneğe sahip. Biz biraz yağmurlu bir mevsimde gittiğimiz için sadece bir yürüyüşle göl kenarındaki bir restoranda göle karşı yemek yeme aktivitesi yapabildik. Bunun dışında piknik için çok güzel bir ortam var. Şöyle güneşli, ılık bir hava olsaydı da kalabalık arkadaş grubuyla gelip şurda tüm gün yayılıp piknik yapsaydık diye içimizden geçirmedik değil…

 

Kesinlikle (naçizane) tavsiye ediyorum efem. Mevsim ne olursa olsun, atlayın arabanıza şöyle 1-2 gün şehrin gürültüsünden ve stresinden uzak, huzurla ve doğa sessizliğiyle şarj olun derim.

  

Share This: